Hikayeler

Yazmanın da ağlamak gibi insanın içini yıkadığını düşünmekteyim. Yazan bilir, son nokta konduktan sonra artık yazdığın şey sana da bir şeyler anlatmak üzere dile gelir. Bazı hikayeleri keyiflenerek, bazılarını üzülerek tekrardan okudum. Ama gene de daha büyük bir hikayenin yarım kalmış bir parçası hissinden çıkamadım. Öyle görünüyor ki, nasıl şiirler hikayeye dönüştüyse, bu hikayelerde daha büyük bir hikayenin pasajlarına dönüşecek gibi. Bu noktada yorumlarınızla yardımcı olabileceğinizi düşünmekteyim. Keyifli okumalar…

meltem’in sol yanı

Gülüp geçtikleri, bir gölge gibi ardında uzayıp gidiyordu. Sanki, tüm şimdileri, turnaların kanatlarında uzak diyarlara gitmişti. İnsan, şimdisiz bir geçmişte ne kadar yaşayabilirdi ki? Uzakta, turnaların ufukta kaybolduğu noktada bir siluet belirdi. Güneş, kırpa kırpa siluetin sadece gözlerini Mustafa’nın yanına kadar getirmişti. Ağlar mıydı siluetler?  Meltem’in dışında hiçbir göz Mustafa’ya böyle özlem dolu bakabilir miydi? […]

meltem’in sol yanı Read More »

Emekli bir şairin sır içermeyen ölümü

Emekli Bir Şairin Sır İçermeyen Ölümü Komşular kokudan şikayetçi oldu. İtfaiye kapıyı kırdı. Sağlıkçılar öldüğünü tescil etti. Ve şimdi polis de otopsi öncesinde, yetmişlerindeki bu adamın ölümüne dair bir ipucu bulmaya çalışıyor. Polis amirinin elinde, el yazısıyla yazılmış, içinde ihtiyarın son gününü, üzerinde dört günlük tozu biriktirmiş bir mektup var. Mektup bir intiharın mı delili

Emekli bir şairin sır içermeyen ölümü Read More »

gezgin işçinin türküsü

Severdi eflatunu. Gözü kesince çiçeklerden eflatun olanı; güneşin, rengiyle boyadığı çiçek tarlalarını aşar da sarp kayalıklara tırmanırdı hasletinden. Gezginliğinde, gedikli meyhanelerden yayılan laterna sesine de aynı aşkla vuruldu. Küf kokulu sokaklarda; küfürlerin, bağrışların, çığlıkların arasında duyduğu laternaların naif sesi, okyanusun çıldırmış dalgalarından, diplerindeki durgunluğa çağıran ege sirenleri gibi sokağa çağırırdı Remzi’yi. Bilseydi Remzi, sirenlerin kayalıklara

gezgin işçinin türküsü Read More »

engelsiz hayat

Büyük gün gelmişti, günlerden 3 Aralıktı. Engelsiz Tiyatro olarak 5. oyunlarını oynayacaklardı. Geçmiş oyunlarda; engellilerin yaşadıkları sorunlara, kendilerini normal! olarak nitelendiren yetkililerin duyarsızlıkları gibi konulara değinmişlerdi. Oysa bu sene, ne oynayalım sorusuna, Fehmi’nin önerisine ortak olmuşlar, farklı bir yanıt bulmuşlardı. Kendilerine, kendilerini anlattıkları bir oyun olmayacaktı. Aynayı normal! insanlara tutacaklar, bir adım sonrasında onların da

engelsiz hayat Read More »

Lada, necla ve muayene hikayesi

Dışarıdaki yağmurun ardından, buğu tutmuş  bu üç masalık sanayii kahvesinin camları. Öncesiz bir şimdide çay içiyor olsaydı bir yolcu, sıyırdığında camdaki buğuyu, sadece girişin solundaki duvardan yola çıkarak, pekala arkasında bir müze, bir üniversite bulmayı bekleyebilirdi. Sağdaki duvara bakan biri ise buranın bir kamyoncu dinlencesi olduğuna yemin edebilirdi. Ferhat, ekmeğin son parçasıyla buluşturunca menemenin arta

Lada, necla ve muayene hikayesi Read More »

BİR BEYAZ YAKALININ DOĞAYLA İMTİHANI

                Mesai biter, zihni, yokuş aşağı frensiz giden bisiklet gibi iş için çalışmaya devam ederdi. Durmuyordu, durduramıyordu. Bedenini koltuktan kaldırıyor, projelerle, sunumlarla, hedeflerle dolu zihni koltukta oturmaya devam ediyordu. Bir sınır çizebilecek olduysa da işiyle hayatı arasına, şirket amblemli bayraklarıyla ihtiras orduları, sınırı, hayatı aleyhine sürekli genişletiyorlardı. Hiçbir nehre, göle ya da denize bağlanmadan, aktığı

BİR BEYAZ YAKALININ DOĞAYLA İMTİHANI Read More »

bizim köyün Nasreddin Hoca’sı

                     Istrancaların bittiği yerde, aşkında takılı kalmış bakışları ve sarı haleleriyle günebakan tarlaları başlardı. Güneşe öykünmüşlükte, araya serpili kanola tarlalarıyla olan yarışları, yolculara içinde kaybolacakları sarı okyanuslar yaratırlardı. Bir yabancı bir kaç ay sonra görüp de “yandı mı buralar, niçin bu kadar kararmış tarlalar” derse, “yandı be kızanım, em de nasıl, güneşe aşkından yandı

bizim köyün Nasreddin Hoca’sı Read More »

kırık kapı

Kollarda kırıklar, bacaklarda, göğüs kafesinde birkaç çatlak… Bir bebeği kundaklarcasına alçıdan korsesiyle, sedyede heykel gibi taşındı hastanenin tecrit odasına Burak. Şimdi yatağında, heykellere özgü bir vakurlukla uzanıyordu. Kolu kırık bir Apollo Heykelinin yüzünde nasıl bir gram acı okunmaz, Burak da, tüm bu kırık dökük halinde, ifadesiz bir şekilde uyuyordu. Soğuk bir kış ikindisinde, karabulutların arasından

kırık kapı Read More »

İkİ İhtİyar

Bulutsuz bir dolunay gecesinde batmakta olan ay, Gelibolu’ndan bakan biri için, Lapseki’deki yüksekçe bir sokak lambası gibi görünmekteydi. Sadece, şimdi teraslarında rakı ardılı çaylarını yudumlayan iki ihtiyar için değil, bu saatte, uykusundaki şehrin atan kalbi olan iskelede, her hangi bir işçiye, seyyar satıcıya ve sıradaki vapuru bekleyen yolculara da sorulmuş olsaydı, tereddütsüz bu benzerliği onaylarlardı.

İkİ İhtİyar Read More »

küçük prensin paslı bisikleti

KÜÇÜK PRENSİN PASLI BİSİKLETİ                Bir mülteci hikayesidir bu. “Zaten bildiğimiz bir şeyi anlatıyorsun”, diyeceğiniz bir hikaye. Aslında haklısınız,  benim de göre göre kanıksadığım şeyleri anlatacağım size. Ama oradan, çay ocağında ön yargılarımı kıran, şimdi bile içimi sızlatan, o çocuktan başlamayacağım anlatmaya. Kanıksamak, ne anlamaktır ne de onaylamak. Olsa

küçük prensin paslı bisikleti Read More »