Mesai biter, zihni, yokuş aşağı frensiz giden bisiklet gibi iş için çalışmaya devam ederdi. Durmuyordu, durduramıyordu. Bedenini koltuktan kaldırıyor, projelerle, sunumlarla, hedeflerle dolu zihni koltukta oturmaya devam ediyordu. Bir sınır çizebilecek olduysa da işiyle hayatı arasına, şirket amblemli bayraklarıyla ihtiras orduları, sınırı, hayatı aleyhine sürekli genişletiyorlardı. Hiçbir nehre, göle ya da denize bağlanmadan, aktığı yerde buharlaşan bir dereye benzetiyordu kendisini. Bu uğraşın bir sonu olmalıydı. Anlam duygusu başka türlü oluşmuyordu. İçinde aktığı dere yatağı daha çok uğraşmakla uzar mıydı? daha çok kaldı o koltukta, uğraştı, olmadı. Daha haşin aksaydım dedi, riskli projelerden başarılar çıkardı, sadece yatağını derinleştirdi, kendini adımsız bırakan derincene bir mezar çıkarabildi ortaya.
Bu döngünün dışına çıkıp, başka bir hayatı kendine hayat edinenlerin hikayelerini duyuyordu zaman zaman. “En kötü ihtimalle, ben de” diye yarım kalmış bir cümle; suyla, toprakla buluşmamış bir tohum gibi içinde bir yerde duruyordu. Son damla hangisiydi; ancak parmak ucuyla dokunulabilmiş bir hedef miydi? yoksa karton bardaktan yayılan kahve kokusuyla birleşmiş bir çiy kokusu mu? Akacaktı ama, buluşana kadar bir denizle, aktığı yatağı da alıp yanında taşıyacak mıydı? Bir adım atmalıydı. Her şeyden bir adımda vazgeçebilir miydi? Daha hiçbir şey yapmamışken, sonuçların, altüst edici korkusunu, soğukluğunu ensesinde hissetti. Devrimci bir kopuş yapamayacak kadar çok şey biriktirmişti kariyer dediği gökdelen hücresinde. Bir adım, ama küçüğünden, mümkünse en küçüğünden. Güç bela beş gün izin alabildi. En küçük adım ne olabilirdi. Doğayla bütünleşmenin bir fragmanı, ama geride de dönülebilecek bir yol. Minimal bir varoluş içerisinde bir beş gün geçirmeliyim diye düşündü. Doğayla baş başa bir beş günde karar kıldı. Çadır kursam dedi, kamp alanlarına baktı. Yorumlarda börtü böceği gördü vazgeçti. Bir tura katılsam dedi, o da şirket etkinliklerin başka bir türeviydi vazgeçti. Az da olsa konforu olmalıydı, ama kontrol kendisinde olmalıydı. Ne yapmalıyım diye böyle savrulup dururken, bir yorum, kararını verdirdi. Peri bacalarına gidecek, orada vadilerden birinde yorulana kadar yürüyecek, izbe bir mağarada yorulmuş bedeninden sıyrılıp zihniyle baş başa kalıp tüm varoluşunu sorgulayacaktı.
Beş günün bir gününü hazırlanırken tüketmişti bile. En revaçta spirütüel kitaplardan birini aldı. Kauçuk tabanlı bir bot buldu, kargo pantolon vs derken minimal dediği bir gezinin maliyetini şimdiden artırıp, ruhunu öldürmüştü. Kocaman bir sırt çantası, ilk defa kullanılmayı bekleyen, gerekli gereksiz 20 kilo bir yük. Ertesi öğleden sonra vardı kalacağı pansiyona. Gün boyu, kaybettiği bir şeyi arar gibi dolaştı müzeleşmiş yapılarda. Korelisi Japon’u Avrupalısı, Euro ile belirlenmiş etiketleri, içeri alışverişe çağıran her dilden çığırtkanlıkları ile, umduğundan çok uzaktı bulduğu. Bir takıcının önünden geçerken İspanyolca çağrıldı içeri, bir lokantanın yanında geçerken İtalyan sandılar. Gün böyle bitti. Meramını anlattı pansiyon sahibine. “Bak” dedi pansiyon sahibi. “Ben senin yerinde olsam Ihlara Vadisine giderim. 10 km uzunluğunda bir vadi. İlk 3 km si buraya benzer, dükkanlar, turistler vs ama sonrasında alabildiğine ıssız bir patika. Orada bulabilirsin istediğin yalnızlığı.”
Akşam gözü uyku tutmadı. Pansiyonun terasından gökyüzünü seyre koyuldu. En parlak yıldızın Sirius olduğunu hatırlıyordu, yoksa kutup yıldızı mıydı? Teyit etmeliydi. “Hay aksi” diye ünledi şanssızlığına, telefonun odada, şarjda olduğu hatırlayınca. Hazırladığı raporlarda, bir bilgiyi üç defa teyit etmeden yer vermezlerdi. Hafıza yanıltabilirdi. Tek emin olduğu en parlak yıldızı arıyor olduğuydu. İsmini sonra öğrense de olurdu. Bir yıldız çok parlak görünüyordu. Diğeri de, diğeri de… Hepsi birbirinden parlak onlarca yıldız. Telefonunun yokluğunda yıldızın ismini hatırlamamayı kendine yük edinmedi ama, yazı karakterlerinden Calibri mi?, arial mı? bir çırpıda ayıran zihni, hangi yıldızın daha parlak olduğunu dahi ayıramıyordu. Vasıfları çoktu, bir cv yi üçüncü sayfasına kadar doldurabilirdi, peki o gökdelenin dışında değeri neydi?
Ürgüp, Nevşehir, Aksaray ve nihayetinde Ihlara. Beldeden vadiye birkaç km yol vardı. Bir tur otobüsüyle gelmeyerek bir yerine dört otobüse binmeyi değil, kendi kontrolü dışındaki planlama yerine alabildiğine inisiyatif kullanabilmeyi seçmişti. Yanından geçen tur otobüslerine baktı. Otobüsü gökdelene, koltukları, çalıştıkları odalara benzetti. Şimdi yürürken, klimalı otobüslerin dışındaydı yoruluyor ve terliyordu. Ama bu hali hayıflanma değil, üstü örtük bir gurur duygusu yaratıyordu kendinde. İki gündür ilk defa hissetti bu duyguyu ve tarifsiz bir mutlulukla doldurdu ciğerini. Neşeli bir ıslıkla yürüdü yolun geri kalanında. Hele bir de bahçesindeki elmaları, kaldırımda satan yaşlı bir amca vardı ki, otobüstekiler camın arkasından fotoğraflarını çeke dursunlar, O, şimdi o elmalardan birini dünyanın en tatlı meyvesi gibi yemekteydi. Otobüs üç metre yakından geçmekteydi, ama orada olmakla burada olmak arasında metrelerle sayılamayacak bir mesafe vardı.
Vardı vadiye. Yeni gelen tur otobüsleri de yolcularını indirmekteydi bir yandan. Bir saat sonra otobüste, yarım saat sonra otobüste buluşuyoruz, duyurularının ardından, kopmuş bir tesbihin taneleri gibi yolcular, yamaçtan aşağıya uzanan sayısız merdivenlerden aşağıya inmektelerdi. Üzüldü yarım saat ile ufku bağlanmış yolculara, sevindi, “sıkılana kadar buradayım” diye kendi adına. Bir tabelanın başında durdu. Tabelanın okları 10km ötede Selime Katedrali’ni gösteriyor, arada da bir dizi ufak tefek yapı. “Tamam” diyor, “arada inzivalık bir mağara kesinlikle bulabilirim. Sırtında çantası, çantasında suları, konserveleri… O kadar tatlı kokuyordu ki mangalda alabalığın kokusu, bir uzak asya ülkesi hissinde, insanlar siparişlerini, Melendiz’in üzerine serpiştirilmiş tahta oturaklarda, o kadar iştahlı yiyorlardı ki, dayanamadı. Minimalizm diye çıktığı yolda, midimalizm de geldiği dünyayı düşününce başarı sayılırdı değil mi? Bu bakış açısı rahatlattı, bir de türk kahvesi söyledi balığın üstüne.
DOĞAYLA YÜZLEŞME
Karnı tok, keyfi yerinde, malzemeleri sırtında, es geçtiği tabelaları umursamadan, nehri pusula kılıp yürümeye başladı. Bir köprüyü atladı, nehir varsa bir köprü daha muhakkak olacaktı. Yürüdüğü patika darlaştı. Otlar dikenlenmeye, ağaç boyunda olmaya başlamıştı. Darlaşmıştı ama devam ediyordu patika. Dev bir et yiyen bitkinin kollarında kalmış gibi hissetti bir süre sonra. Bu duygu tanıdıktı, yeni bir firmaya sunum yapılacaksa ve yeterince güvenilemiyorsa yapılan hazırlığa tam da böyle bir gerilim peydah olurdu yüreğine. İte ite açtığı yol arkasına doğru kapanmıştı. Dikenleriyle gardını almış mızraklı birliklere benzeyen otlar, ağaçlar üç yanını kaplamıştı. Sağında ise, Melendiz akmaktaydı. Bir daha baktı sağına soluna, alması gereken bir karar yoktu, yapması gereken bir şey vardı ve de yaptı, nehre doğru bir adım attı. Sığ mıydı nehir, debisi neydi bilmiyordu, sadece diz kapağını geçmeyeceğini hesap ediyordu, içindeki otların ve kurak tümseklerin durumuna bakarak. Adımıyla sağa sola kurbağalar kaçıştı. Kaçacak yeri olmayanlar gibi bir adım daha attı, bir adım daha bir adım daha derken nehrin karşısındaki düzlüğe ulaştı. Bir balçıktan yeni çıkarılmış köklü bir bitkiye benzetti kendini. Diz kapağına kadar çamurdan yapılmış bir bot giymişti. Çok daha azına, bir yağmur ardılı kirli suyu bir araba üzerine sıçrattığında, arabasına atlar evinin yolunu tutar, güne yeni bir elbiseyle kaldığı yerden devam ederdi. Gömleğine düşen bir kahve lekesi bile tüm gününü perişan edebilirdi. Biraz önce otların içinde öyle bir boğulmuş haldeydi ki, şimdi içerisinde bulunduğu durumu, dönülebilecek yakın bir ev de olmadığından, ironik bir tebessümle kabul etti. Elinden geldiği kadar temizlendi, gerisini güneşe bırakıp yola koyuldu.
Üç km bitip de turnikelerden çıkınca, artık önündeki patikalar tamamen insansızlaşmıştı. İleride tepelerin içindeki oyukları, mağaraları, gözü kesebiliyordu. Nereye gideceğini görebildiği için, tedirginliği azaldı, manzarayı daha fazla içine alabildi. Solda nehir, yanı başında kavalyeleri cins cins ağaçlar, kaya parçalarıyla süslü bombeli yeşillikler ve sağ tarafta zamanında Melendiz’in hışmından kurtulabilmiş tepeler. Mezarlıkta ıslık çalar gibi değil, hiçbir ayıplanmanın muhattabı olmayacağını bildiğinden, bu insansız patikada, yüksek sesle şarkılar söyleyerek ilerledi. Desibeli artan sesi, içinde kendisine yabancı bir tınıyı açığa çıkarıyordu. Aynı ironik tebessümle “hoş geldin” dedi, “hoş geldim” dedi. Bir anlığına duyulan bir hışırtı kesti, bu kendini selamlama ritüelini. Yolda bir yılan, farkeder etmez bu habersiz yolcuyu, donakalmış bir nehrin menderes kıvrımında öylece serilmişti. Aralarında dört metre vardı. İkisi de hareketsiz, sanki bir ağaç, bir kaya gibi hep ordaymışçasına iki dakika kalakaldılar. Ayağını hafifçe kaldırmaya çalıştı. Yılan da kafasını kaldırıyor muydu? Oradan zıplasa gelebilir miydi yanına kadar? Zehirli miydi? Artık yerden kalkmıştı tamamen ayağı. Yılanda hareket olmadığına emin oldu. Yılan donmuştu. Emin oldu ki aynı korkuyu yılan da hissediyordu. Geriye doğru bir adım attı. Bir tane bir tane daha derken bir metre daha uzaklaşmıştı yılandan. Sonra beklemeye başladı. Yılan biraz daha bekledi, gerisin geriye geldiği çalılığa doğru kaçtı. Dilini bilmediği bir insanla bedensel işaretlerle anlaşabilirdi. Ama şimdi kafasını kendisine bir an bile çevirmemiş yılanla konuşmuşlar gibi hissediyordu. Yılana, ondan bir metre geriye giderek “benden korkma”, “benden sana zarar gelmez” demişti, yılan da, çalılara kaçarak haydi geç diyerek yolu açmıştı. Gene de tereddütteydi. Acaba çalıların yanından geçerken saldırır mıydı? Yavaş geçerse daha mı tehlikeliydi? Yoksa hızlı geçerse korkutup saldırtabilir miydi? Çalılığa kadar yavaşça geldi. Adımları ne kadar yavaşsa kalbi o kadar hızlı atmaktaydı. Dayanamadı, bir an önce oradan uzaklaşmak için, kalbinin hızına uydurdu ayaklarını. Uzaklaştı çalılardan, uzaklaşamadı korkusundan. Gerilerden bir ses kovalıyordu onu. Hızlandıkça daha da yükseliyordu ses. Yılan bu kadar büyük bir ses çıkaramazdı. Durup arkasına bakmalı mıydı? Durursa yakalanır mıydı? Domuz var mıydı buralarda, ya da cüsseli bir köpek miydi? Koşamayacak kadar yorulunca, bir ağaç gövdesine siper etti kendini, umutsuz bir cesaretle arkasına baktı. Patika bomboştu. Sağına soluna baktı, hiçbir şey yoktu. Her dönüşünde sesi kuvvetini kaybetmiş bir şekilde duyuyordu. Anladı. Sesin kaynağı, çantasındaki plastik şişelerin birbirine çarpmasıydı. Çöktü ağacın dibine. Düşünüyordu şimdi korkusunun kaynağını. Neyden korkmuştu. Hiçbir şeyden, koca bir korkuyu yaratan kendi zayıflığı mıydı? O kadar korkak olsaydı şimdi burada bulunur muydu, güvenli bir limandan dışarıya açılır mıydı? İç muhasebesinde bilinmezliğin, korkunun kaynağı olduğu sonucuna vardı. Bilmediğimiz ne kadar çok şey vardı. Sadece kendimize yarattığımız bir konfor alanında yaşayıp ölebilirdik. Bilinmezlikler dolu bir dünyaya adım atmak korkularımızı mı arttırırdı, yoksa çözülen her soru, genişleyen ufkumuz, temeli olan bir özgüven mi yaratırdı? Cevabı yoktu, buna rağmen varoluşa dair böyle sorular sormayalı o kadar uzun zaman olmuştu ki, cevapsız da olsa sorduğu soruları, hiçbir beis görmeden yolculuğun kazanımları hanesine yazı verdi.
Patika ikiye ayrıldı. Bir tarafı nehir boyunca vadiyi takip ediyordu, diğer tarafı tepelerdeki mağaralara, kiliselere uzanıyordu. Ayakları verdi kararı, başladı yokuş yukarı tırmanmaya. Yol yukarı çıktıkça inceldi, sol tarafta bir uçurum bırakmaya başladı. Yokuş bitip de yol mağaralara paralel hale gelince sabahtan bu yana defalarca yaşadığı bir korkuya bir kez daha kapıldı. Karşıdan şiddetini arttıran bir rüzgar esmekteydi. Yürürken sarsılıyordu. Adım atmak için bir ayağını kaldırdığında rüzgar neredeyse kendisini atacak gibi oluyordu. Soldaki uçurum gerçek bir tehditti. Kendini uçurumdan düşmüşçesine hayal etti istemsizce. Midesi ekşidi. İzlediği filmler geldi aklına. Hafif öne doğru sivriltti vücudunu, ilk mağaraya kadar öyle yürüdü. Geçmişteki insanların yaşayarak deneyimlediği şeyleri, telefonundan kendine tecrübe etti. Mağarada kalıp hayatıyla yüzleşme fikrinden, telefondaki hava durumu bilgisinden, rüzgarın şiddetini giderek arttıracağını öğrendiği anda vazgeçti. Küçülttü vücudunu, indirdi kafasını bir metrelik yolu görecek kadar, küçük adımlarla tamamladı yolu. Tekrar aşağıdaki patikalara inivermişti. O kadar odaklanmıştı ki attığı her adımda, nefesini yol boyunca tutmuşçasına derin bir nefes aldı. Saatine baktı, havaya baktı, daha fazla soluklanmayı kendine lüks görmeye başladı. Hızlandı, vadiyi bir an önce bitirip, Selime Kilise ’sinin yanındaki otoyola ulaşmaya odaklandı.
Uzakta, ağaçsız düzlükler gözükmeye başladı. Düzlükte otlayan bir sürü gördü. Fırtınalı bir yolun sonunda kara göründü diyesi geldi, diyemedi. Yanaştı, yanaştı, durdu ve bir adım daha atamadı ileriye. Bir köpek sürüye yaklaşmasına engel oluyordu. Ufak, yedi yaşlarında bir çocuk tuttu köpeği. “geç abi, ama çabuk ol, gücüm yetmiyor.” Yol böyle bir gerilimle bitmedi elbette. Biraz ileride tekrar insanlar belirmeye başladı. İnsanları gördükçe içine bir huzur yayıldı. Annesi yaşındaki teyzelerin bostanlardan topladığı domateslerden ikramı da bu huzur duygusunu tamamen perçinledi. Yaşlı bir amcanın elinden aldığı elmayla başladığı vadi yolculuğu, yaşlı bir teyzeden aldığı domatesle bitmişti.
Pansiyonda son gecesidir. Telefonuna indirdiği programdan Sirius’u bulmuş seyretmektedir. Son projelerine bir isim aramaktalardı şirkette. Gidince Sirius olmalı diye önereceğim diye bir düşünce gelir aklına. Sirius’u bırakır, şirket maillerine bakmaya koyulur. İtiraf edeceği kendisinden başkası yoktur. “Arada bir yapmalı, belki ileride diye” yarım bırakılmış bir cümleyi, henüz filizlenmemiş bir tohum gibi içinde bir yere bırakır.