Dışarıdaki yağmurun ardından, buğu tutmuş bu üç masalık sanayii kahvesinin camları. Öncesiz bir şimdide çay içiyor olsaydı bir yolcu, sıyırdığında camdaki buğuyu, sadece girişin solundaki duvardan yola çıkarak, pekala arkasında bir müze, bir üniversite bulmayı bekleyebilirdi. Sağdaki duvara bakan biri ise buranın bir kamyoncu dinlencesi olduğuna yemin edebilirdi. Ferhat, ekmeğin son parçasıyla buluşturunca menemenin arta kalanlarını, masa da boş bir tava, boş bir bardak ve ağır, hafif kusurların beyitlerce uzandığı bir muayene manzumesinden başka bir şey kalmadı. Kazağının yeniyle, tavayı sıyırdığı iştahın olanca uzağında, camdaki buğuyu sıyırdı. Yağmurun ardından, pas tutmamış yanlarıyla ışıl ışıl parlayan Lada’sı, tanıdığı flörtöz kadınlar gibi bir parça güneşi, göz kırparcasına yansıtmaktaydı. Ne zaman cazibesine kapılsan seni hayal kırıklığına uğratan, ne zaman uzaklaşsan bir girdap gibi içine alan bir ilişki… Kahveye oturduğunda satmayı düşünüyordu da şimdi yılların yadigarı, pek alımlı gözüküyordu gözüne. Affetmeli miydi? Muayene manzumesine baktı, “arkadaş hepsini anladım da sileceği alalı daha 3 ay olmuştu o da yazılır mı?, ne zaman yıprandı hasarlı olacak kadar? Necla, her şeyi kendine benzeteceksin değil mi?” diye hayıflanmaya başlamıştı. Necla eski karısıydı. Boyanmış saçların altından beyazları çıkardı. Lada’sında da mavinin söküldüğü yerlerde eski rengi olan beyaz boyalar belirmekteydi. Evliyken, Mavi Muammer’im diye takılırdı arabasına, şimdi tam anlamıyla, tüm huyuyla Necla olmuştu. Bir anda marş almaz, nedenini de anlatmaz, öyle yolun kenarında kala kalırdı.
Bakışlarını camdan uzaklaştırdı. Necla’nın cilveleri, muayene manzumesi, satıp satmama konusundaki kararsızlığı. Kahveye geldiğinde o kadar aç ve öfkeliydi ki, içeriyi tam olarak inceleyememişti. Sol tarafta, duvarda minyatür heykeller asılıydı. Daha iyi görebilmek için duvarın yanına kadar geldi. Bir borudan kol yapılmış, borunun ucu el gibi düzlenmiş, parmak olarak da paslı demir parçaları kullanılmıştı. Altında da bir kağıtta eserin sahibinin ismi yazılıydı. “Kaynakçı Mahir Usta-2017”. Bir sonraki heykel bir kafaydı. Direksiyonun iç aksamları eğip bükülerek, ekleme yapılıp kesilerek, gülen bir emoji yapılmıştı. Belki de bu, tüm emojilerin atasıydı. “Oto Tamircisi Turan Usta 1977”.Bir de Turan Usta vefat edince çocukları tarafından buraya verildiğine dair bir not iliştirilmiş “Bunu görüp de yüzü gülen olursa Rahmetli için bir Fatiha okusun Allah Rızası için” diye de not bitirilmişti. Kimi keyifli kimi iç karartıcı onlarca heykel duvar boyunca asılmış, bir müzenin sergi salonuna çevirmişti kahveyi.
-Senin söyleyecek bir şeylerin varmış gibi, derin derin iç çekiyorsun geldiğinden beri arkadaşım, kağıt kalem ister misin?
Kahve gibi kahveciye de geldiğinden beri dikkat etmemişti. Belki altmışlarında, aklaşmış sakalı çökmüş avurtuyla tanıdık bir sima gibi geldi kahveci. Ama boynundan kollarına, bir pişmanlıkla hesaplaşılması gibi sildirilmiş dövmeleri görünce, daha önce hiç tanışmadıklarından kesinlikle emindi. Ne demek istediğini anlamamıştı. Sesindeki babacanlıktan bir tavsiye gibi gelmişti önerisi.
-Anlamadım abi, ne kağıdı, ne söylemesi
-Sen bu duvara bakmadın değil mi?
Diyerek sağdaki duvarı işaret etti.
-Nasıl bakasın ki, geldin kafanı gömdün masaya, kayboldun masada. Ben sana bir çay bir de kağıt kalem vereyim. Paylaşmak insanın için rahatlatır tamam mı?
İtirazı bir alternatif olmaktan çıkaran babacanlığa karşı, sadece onaylarcasına kafasını sallamakla yetindi. Şimdi de diğer duvardaydı. Ufak not kağıtları eklene eklene, duvar kocaman bir duvar kağıdıyla kaplanmış gibiydi. Bazıları bir kamyon yazısı puntosunda, bazıları yazan tarafından bile okunamayacak kadar kötü karalanmış yüzlerce yazı. Klişelerle dolu anlatılar bekliyordu, o yüzden okudukça, kahveciye mi, kahveye mi, heykellere mi yoksa şuan okumakta olduğu yazılara mı daha çok şaşıracağını bilemedi.
“Sevdim, ama söyleyemedim, kırıldı sen duyamadan tüm cümlelerim.” Sadece bunu yazmıştı biri yanına da bir resim çizmiş. Deprem olmuş gibi yol çatlamış. Kız çatlağın diğer tarafında arkası dönük uzaklaşıyor, oğlan kıza sesleniyor, sesi, sesinde var olan seviyorum kelimesi tam çatlağın üzerinde parçalanıyor ve çukura düşüyor.
Kahveci çayı ve kağıt kalemi getirirken bir de Ferhat’ın şaşkınlığına bir açıklama getiriyor.
-Burada akşam sanat okulu var, çok yetenekli bazıları, ama yetenekli oldukları için azalmıyor aşk acıları.
Minnet dolu bir teşşekkürle karşıladı Ferhat kahveciyi, kaldığı yerden okumaya devam etti.
“Bu hafta da yatırdı iddia beni. Hay, gönlü transfer sezonunda kulüp kulüp dolaşan futbolcu gibi vefasız Mustafa seni. Bak gördün, Göztepe affetmiyor kendisinden umut keseni.”
Keyiflendi Ferhat, okudu üç beş tanesini daha. Bu keyfi yazıya dökmeli dedi, oturdu masasına, destanlar yazacak Necla’sına.
Necla hala ışıl ışıl parlıyor, Ferhat’ın gönlünü almaya çalışıyor, ama nafile Ferhat’ın gözü muayene manzumesinde.
“Dili var anlatıyor ya
Ne marşdaki cızırtıya
Ne yoldaki sallantıya
Derman olamıyorum
Kendi dilinde konuşan arabaya
İlk mi iki mi üç mü
Dördüncü gelişim sanayiye
Hala gitmez mi iyiye
Derdini anlamak bu kadar güç mü.”
Hırsını alamamış gibi geliyor, kahveciden bir kağıt daha istiyor.
“Bak sana diyorum araba
Ben seni anlamasam da
Dertlerini sadece yamasam da
Anla iki aydır sana oldum maraba
Beyin dediler değiştirdim
Ardına sıfır tank iliştirdim
Far matmış
Geçemediğim muyaneye memur
Onu hasarın ağırı diye katmış
Farı temizlettim zımparayla
Salıncak aldım kalan parayla
Rot ayarı da tamam oldu
Bak biliyorsun ya
Muayene hakkım doldu
Yarın geçemezsen muayeneden
Artık arayacağım arkasında başka neden”
İki kağıdı da alıyor, Mavi Ladasının yanına varıyor. Bir ultimatomu verir gibi şiiri satır satır okuyor. “Şimdi,” diyor “bunu, duvara asacağım, sana da söz olsun geçemeyesin sonraki muayeneden, gözümü karartıp seni satacağım. O kadar.”