KÜÇÜK PRENSİN PASLI BİSİKLETİ
Bir mülteci hikayesidir bu. “Zaten bildiğimiz bir şeyi anlatıyorsun”, diyeceğiniz bir hikaye. Aslında haklısınız, benim de göre göre kanıksadığım şeyleri anlatacağım size. Ama oradan, çay ocağında ön yargılarımı kıran, şimdi bile içimi sızlatan, o çocuktan başlamayacağım anlatmaya. Kanıksamak, ne anlamaktır ne de onaylamak. Olsa olsa, en aman vermez yaraların bile, izahı zor bir şekilde kabuk bağlamasıdır. Bağlandığı kabukları sıyıran, hep baktığım şeyi, ilk defa bu sefer görmemi sağlayan neydi emin değilim. Bir olasılık; o ana kadar, melankoli ve coşkuyu peşi sıra yaşadığım bipolar ruh halim olsa gerek. O zaman, buyurun, adım adım vicdanımı dirilten, duygularımın geçit törenine. Bir umut, aynı sızı da buluşabiliriz dileğiyle…
MELANKOLİ
Elektrik gitti bir saat evvel. Eski bir sevgili gibi, götürdü yanında beni iyi hissettiren şeyleri de. Vantilatörü bıraktı, serinliğini götürdü. Dolapta suların soğukluğunu götürdü. Bir fincan kahvenin sıcaklığını götürdü. Beni benle bıraktı, beni benden saklayan tüm gürültüleri aldı götürdü. Yalnızlıkla sessizlik el ele büyüdü. İkisini birden kovalayacak bir hayal kurmaya çalışıyorum. Ayaklarımı, boyumdan kısa kanepenin boşluğuna bırakıyorum. Gözlerimi, kuracağım hayale perde açacak bir karanlığa… Sahne boş, kurula kurula tiftiklenmiş hayallerimin hiç biri çıkmak istemedi sahneye. Düşündüm ki insan: belki çok akla geldiğinden, belki çok eskilerden geldiğinden yıpranmış bir kaç anıyı alır, hatırlarsa satır satır, muhakkak en azından bir tebessümlük mutluluk damıtır. Oysa biliyordum bir yandan da; beklerken kapıda, yaşanmış günleri yaşansın diye bir daha, karanlık bir geceden varılamazdı sabaha. Elektriğin yokluğundan bir saatte bu hale geldim. Bir çay olsaydı bari, bir çay olsaydı…Neden olmasındı ki? Her ne kadar benim, ocaktan ısınmaya tüm yollarım elektriğe çıksa da, dünya elektrikli bir öküzün boynuzunda dönmüyordu değil mi?
FESTİVAL ALANI
Çığır açıcı mı? elbette değil. Hatta fikir olarak bir ağırlığı olup olmadığı bile tartışılır. Ama, birbirleriyle yenişemeyen duyguların mengenesi içinde sıkışan biri için, çay ocağında gazlı ocak olacağının aklına gelmesi bile, o pata durumunu geride bırakmaya yetiyormuş.
Sokaktayım. Üstelik ıslık bile çalmaktayım. Sokağın başında, kuru yaprakları budanmış; belli olmayan yaşıyla, alabuluz traşıyla bir palmiye karşılıyor. Hazır melankoliden çıkmak için bir gedik açtım, gedik yola dönüşsün diye her şeyi olumlamaktayım. Benden önce de bir ağacın yakışıklı göründüğünü düşünenler olmuştur. Peki daha önce, yeni budanmış bir palmiyeyi, uzun boylu, yakışıklı, smokin giymiş bir vestiyer işçisine benzeten olmuş mudur bilmiyorum. Islığımı, palmiye de duysun diye yükseltiyor, bir de teşekkür mahiyetinde söz ekliyorum: “Alıyor boş donuk bakışları, atıyor bir vestiyere, alıyor günden ilk ışıkları, katıyor feri kaçmış gözlere” Palmiyenin, hafif bir esintiyle dalgalanan yapraklarının hışırdamasını, festival alanına dönmüş sokağa, naif bir davet kabul edip yoluma devam ediyorum. Hoş geldin diyor; moruyla, beyazıyla, havada asılı kalmış rayihasıyla; demir parmaklıkları, anneannemin örgüleri gibi sarmış manolyalar. Havada keyiften sarhoş eden o garip! kokusu; bende yere saçılmış gökkuşağına basma korkusu, sokakta ilerliyorum. Ve sonunda sokağın bitince bu sürpriz festival, bir zeytin ağacı uğurluyor beni. Zeytin ağacı ki, bilgesidir her çağın; yüzüne ayrılığın hüznünü değil, yaşamış olmanın tebessümünü düşürüyor bu kaçağın.
BİR BİSİKLET HİKAYESİ
Sonraki sokaktayım şimdi. Melankoliden sıyıran olumlamayı bir oyuna çevirdim, her şeye farklı bir gözle bakmaya devam etmekteyim. Bir tabela- dikkat köpek var- tabelanın asılı olduğu duvarın üstünde mışıl mışıl uyuyan bir kedi. Tebessümle geçeceğim bir enstantaneden bir kahkaha çıkarıyorum. Hah diyorum şimdi rahatladım. Bir çöp tenekesi, yeni gelmiş gıcır gıcır, belli ki bu sokak ilk görev yeri. Tenekeye yaslanmış bir bisiklet var, o da emekli edilmiş olmalı, her yerinden pas akıyor. Tekerlerinde hava var, zili bile alınmamış, hurdacıya da verilmemiş, demek ki diyorum, sahibi varlıklı, mutlaka kömürlüğündeki fazlalıkları boşaltmış olmalı.
Birden sallanıyor çöp tenekesi. Boş bulunuyor, bir kaç adım geri kaçıyorum. Kedi mi? Kedi bu kadar güçlü sallayabilir mi? Bir çocuk başını çıkarıyor oradan. Önce bir çuval atıyor sokağa, sonra da kendisini. “Ne yapıyorsun!” diye paylıyorum çocuğu. Çocuk da benden korkmuş olacak ki, o da bir kaç adım geriye doğru kaçıyor. Usulca bisikletine yüklüyor çuvalını. Az bir gürültü yapsa benim fırçalayacağımı düşündüğü ve korktuğu besbelli. Öyle bir durumdayız ki şimdi, şefkatle sarılı hiç bir kelime düzeltmeyecek gibi durumu. Ben de çocukla aynı kaygıyı sırtlanıp, kendini güvende hissetsin diye çocuktan başımı çevirip, usulca yoluma devam ediyorum.
Çay ocağındayım. Melankolinin bile, birçok insan için ne kadar lüks olduğunu düşünürken yarılanıyor bardak. Kaç zamandır böylesine bencilleşmiş olduğumu düşünüyorum. Dışarıda bir hayat vardı ve benim ilgilendiğim tek şey, bana nasıl yansıdığıydı. Orada, benim payladığım bir çocuk vardı. Bir çocuk, boyundan büyük bir tenekenin içinde var olmaya çalışan, benden korkan bir çocuk. Bir kağıt, bir kalem lazım, bir sokak önce hissettiklerimi resmetmem lazım:
Bugün
Paslı bir bisiklet gördüm
Yepyeni bir çöp tenekesine
Yaslı bir bisiklet gördüm
Keyifle oynatılırdı kalem
Kalsaydı bu zıtlıkta zaman
Düşmezdi kelimelere elem
Çöpten bir çocuk çıkardı başını
Anlaşılıyor
Çocuk çöpten çıkarıyor aşını
Anlaşılmıyor
Çıkaramıyorsun bakışlarından yaşını
Yazdıklarıma baktım, eksiği kaldı mı diye derin bir nefes aldım. Çağrışım yapar belki diye, göz mesafesinde bir çöp tenekesi aradım. İşte, oradaydı. Bisikletini çöp tenekesine dayadı. Boyu yetmediğinden, bisikletine tırmanıp çöp tenekesinin içine baktı ve aşını çıkarmak için tüm varlığını tenekenin içine bıraktı. Çocuk çıkıyor tenekeden. Çuvalı, girdiğinden üç beş pet şişe daha ağır. Çuvalı bir kenara bıraktı. Mesafeden tam anlaşılmıyor, pet şişe olmadığı belli yassı bir şeyi, tişörtündeki kirlerle kirlerinden arındırıyor, pantolonuyla tişörtünün arasına sıkıştırıyor. Kaç insan sahip olur ki davranışını düzeltebilecek ikinci bir şansa.
Sesleniyorum hemen. Belki tanıdığından, belki de herkese karşı aynı tavırda olduğundan gelmiyor yanıma, çay ocağının önündeki tabureli alana. Bir daha çağırıyorum, “çaycı da gelsene oğlum” diye araya girince, ufak tefek adımlarla geliyor yanıma.
– Korkuttum mu? az evvel seni
– Sadece biraz korktum, çok değil, herkes bağırır bana
– Aslında ben senden korktum, ondan çok çıktı sesim, kusura kalma. Ne güzel konuşuyorsun sen, önce seni suriyeli sandım.
-Ben Suriyeliyim abi
Şaşkınlığımı, sonra iç muhasebemi yapmak üzere, bir kenara bırakıyorum.
-Bir şey vardı çöpten çıkardığın, temizledin pantolonuna sıkıştırdın. O neydi merak ettim.
-Bu mu?
Pantolonundan bir kitap çıkardı, bana doğru uzattı.
-Kitap abi, yazıları büyük olandan, büyük yazılı kitapları okuyabiliyorum, akşam evde kardeşime okuyacağım bunu.
Kitabı aldım, hızlıca bir göz attım.
– Bunun sayfaları kopmuş,
Hafif bir hayal kırıklığı bekledim, oysa benzer şeyleri defalarca yaşamış olmanın umursamazlığı ile yanıtladı beni
– O zaman küçük prensi bi daha okurum ne yapalım. Abi ben gidiyorum.
– Dur bir dakika gidersin. Bak bu çay ocağını biliyorsun değil mi? şimdi benim evde hikaye kitapları var büyük yazılı olanlardan, yarın gel buradan al tamam mı?
– Küçük prens de var mı aralarında
– Hani vardı evde o kitap. Tamam, onu da koyarım poşete
– Resimleri lekeli evdekinin.
– Çok mu seviyorsun küçük prensi
– Kardeşime o kadar okudum ki o kitabı, annem türkçeyi bilmiyor ama küçük prensim diye sevmeye başladı beni. Bu bisiklet benim uzay gemim, çöp tenekeleri de uğradığım gezegenler diye hayal ediyorum hep.
– Aslanım benim, hayal kurmaktan hiç vazgeçme, arada bir, bu çay ocağına sor bana poşet var mı diye tamam mı?
Uzaktan, bizimki yaşlarında bir çocuğun nidası duyuluverdi
– Teal lıhnane Amır ılızğayyır
Küçük prens, bir tenor gibi karşıladı nidayı
– Tımem eci, tımem
-Ne oldu, kim o, ne dedi sana
– Kuzenim. Küçük prens çabuk gel dedi, abi ben gidiyorum
– Tamam küçük prens, ama unutma yarın gel buraya, kitaplarını al tamam mı?
– Tamam abi
Daha söyleyecek şeylerim vardı ama, küçük prens atlayıp uzay gemisine, çoktan yeni gezegenlere yola çıkmıştı. Farkında değildi, az önce benim yaşadığım kurak gezegene umut getirmişti. Akşam aynı umuttan kardeşine götürecek.
– Ne dedin abi
Farkında olmadan sesli düşünmeye başlamış olmam lazım ki çaycı kendisine seslendiğimi düşündü.
– Jule verne diyorum, jule verne almak lazım büyük yazılısı, bol resimlisinden.
“peki abi, sen bilirsin” diyor garipliklerime aşina olan çaycı, “ben bir çay daha getireyim sana” diyor, “tamam ben de çay istemiştim zaten” diyorum, gene idare ediyoruz birbirimizi.
Kalemi alıp şiirden boş kalan yerlere bir kitap listesi yazmaya başlıyorum. Kağıtta sinir bozucu bir boşluk kaldı. Şiire tekrardan takılıyor gözlerim. Çocukluğunu yaşayamayan bir çocuk nasıl anlatılırdı ki? O bir dörtlüklük boşluğa aşağıdaki satırları iliştiriyorum.
Bugün paslı bir çocuk gördüm
Yepyeni bir çöp tenekesinden
Pet şişe çıkarıp
Çocukluğunu bırakan