meltem’in sol yanı

image (4)Gülüp geçtikleri, bir gölge gibi ardında uzayıp gidiyordu. Sanki, tüm şimdileri, turnaların kanatlarında uzak diyarlara gitmişti. İnsan, şimdisiz bir geçmişte ne kadar yaşayabilirdi ki? Uzakta, turnaların ufukta kaybolduğu noktada bir siluet belirdi. Güneş, kırpa kırpa siluetin sadece gözlerini Mustafa’nın yanına kadar getirmişti. Ağlar mıydı siluetler?  Meltem’in dışında hiçbir göz Mustafa’ya böyle özlem dolu bakabilir miydi? Anladı, o durduğu için, gülüp geçtikleri, ardında, varlığından itibaren yerinden hiç kımıldamamış sıradağlar gibi sıralanmıştı. Anladı,  Mustafa geçmişinde kaybolduğu için, Meltem, gözleriyle uzak yolun sonundan sevdiğini şimdiye çağırmaktaydı. Bir çocuğun ilk adımı gibi acemice ve kaybedecek bir şeyi kalmayanlar gibi gözü kara bir adım attı sevdiğine, zamanın şimdisine. Yürüdükçe hafifledi, hafifledikçe hızlandı. Kapatması gereken uzun bir mesafe vardı.

                Meltem’in sol yanıydı Mustafa; sağduyusunun zincirli limanlarından, bilinmeyenlerin keşfine açıldıkları gemilerinin dümencisi. Turkuazı, kirlenmemiş bir sahilde, yeşili, tonlarının her birinin seyre çıkarıldığı sisin altında dinlenen bir ormanda görmek için, konforlu bir yoldan patikalara, tereddütsüz giren sevdiğiydi. “Tereddüt mü? Yaşayacağımız kısa bir ömürden zaman çalan usta hırsızdan başka ne olabilirdi ki?” diyen bilgesiydi. Oysa şimdi; ” Neyin var kuzum?” sorusuna veremediği cevap, dengesini sarsan, boşluğunu dolduramadığı sol yanıydı. Hayatı ivmesi artan hızıyla yaşarken, kendini geriye çeken adam sevdiği Mustafa olabilir miydi? Üstünden uçan Turnalara baktı. Beraber, Anadolu’nun allı turnası flamingoları Afrika’dan Avrupa’ya tüm göç yollarında ve konaklarında takip etme hayalini daha 3 ay evvelinde kurmuşlardı. Buğulandı gözleri. Turnaların geldiği yöne baktı. Hayalinde görmek istedikleri ülkeleri değil, beraber hayal kurduğu adamı orda görünce, buğulu gözleri yaşarmaya, elleri hayal meyal görebildiği Mustafa’sını çağırmaya başladı. Mustafa’nın güç bela adım attığını görüyordu. Arası yoktu. Ya sevdiği adam yanına gelecek beraber yürüyeceklerdi, ya da onun yanına gidecek aynı geçmişe saplanacaklardı. Belki 10 yıl önceye, Mustafa bir deste çiçeksiz sapla “çiçekler o kadar güzeldi ki kıyamadım.” Deyip de ilanı aşk ettiği günden öncesine dönmüş olsa, gidebilirdi yanına, ama şimdi asla bu bir seçenek değildi. Oradan, o bataklıktan çıkmalıydı, beraber batmak asla olmazdı. Mustafa güç bela bir adım daha attı. Artık Meltem’e düşen elleriyle, sesiyle, gözleriyle sevdiğini daha da motive edecek şekilde yanına çağırmaktı.

              Güneş batmadan önce, keskin bir kızıllıkla damarlanmıştı gökyüzü. Kırmızının tonlarından, sevdanın mertebesini tanımlayan şairler görse kıskanırlardı, havada donmuşçasına asılı kalmış bu kızıl şimşekleri. Güneşin batmakta direttiği yerde, Meltem Mustafa’yı hala beklemekteydi. Karanlık, bir fermuar gibi göğün yarıklarını, şimşeklerin üzerine kapatırken, Mustafa, kendisini Meltem’ine kavuşturacak kadarını gözleriyle çoktan içmişti bile. Güneşin yerini, bulutların arasından, “başaracaksın der gibi” göz kırpan bir ay aldı. Geçmişle olan kavgasının hararetini de, kendisiyle barışmış olmanın dinginliği… Tüm çıkmaz sokakları, Meltem’ine kavuşturan bir yola dönüşmüştü. Rüzgar, son bulutları da ayın üstünden süpürdü. Çıplak ayın yeryüzündeki iz düşümünde kavuştular birbirlerine.

Bu hikayeyi anlatmadılar, rakı sofrasındaki dostları, duvardaki çerçeveli şiiri sorduklarında. Sadece: “ikimiz beraber yazdık, aşmakta zorlandığımız her eşikte, bu şiire aynı hafızayla baktık. Her sevdanın bir şiiri olmalı bu da bizimkisi” diye yanıtladılar  dostlarını.

Sabır

Yürütüyordu ağır ağır

Oysa bilirsin uzakta

Sevdiğin seni çağırır

Ne sesin gider ne sesi gelir

Sanki dilsiz sanki sağır

Uzak yolun sonundan

Buğulu gözleriyle bağırır

Yürüdüm dersin ya

Yol da durmadan akmaktadır

Sevgili dünden de uzakta

Özlemle sana bakmaktadır

Artık koşmalı bu yollarda

Varsın düşmeli bu yollarda

Olunacaksa sarmalanan kollarda

Geçmişle dövüşmeli bu yollarda

-Dövüşü kazanmışsınız anlaşılan. Gördüğümüz en mutlu çitflerdensiniz. Ne diyorsun Esra, bir şiir de biz mi yazsak ne yapsak.

Mustafa yanıtladı Esra’dan önce Yılmaz’ı.

-Aslında mutluluğumuzu Dersu Uzalaya borçluyuz. O filmden sonra baktık birbirimize; dedik ki hemen yanı başımızda keşfetmemizi bekleyen bir doğa var, yeni yolculuğumuz doğaya olmalı.

Meltem şiiri tekrardan duvara asarken tamamladı Mustafa’yı

-Sorun çözmek günü kurtarır. Bir tenceren olur, ateşin, suyun ama hayata lezzet veren şey tencereye atacağın malzeme olur, elinin deneyimi olur. Doğa bizim için tencereye koyduğumuz malzememiz oldu. Tatlı ister misiniz?

“yok” diye yanıtladı Esra, “ben almayayım, balıklar gayet lezzetli, malum şehir insanlarının bitmeyen diyetlerinden birindeyim.”

-Yok hayatım öyle bir tatlı değil. Hayata lezzet katan tatlardan biri. Mustafa’yla bir ritüelimiz var. Yapalım mı Mustafa.

-Tabii hayatım, rakıya sözümüz var, ödeyelim değil mi borcumuzu

Yılmazla Esra masada biraz alan açtı arkadaşlarının yaşlanmayan aşklarına. Artık sahne alabilirler, Meltemle Mustafa:

Bardağı bir yudum daha az acıydı. Dili boğazı bir yudum daha yandı. Vaktin gerisinden bir anı, alevlerin sarsmasıyla uyandı. Az önce yaşanmışlığın tınısıyla, boğazındaki yangını sırtlanarak sevdiceğine taşıdı.

-Bir kulübem var tepede en yukarıda. Keçi patikalarından, önceden bir buçuk saat sürerdi şimdilerde yarım saat sürüyor tırmanması. Ayaklarım öğrenene kadar dans etmeyi bu yollarda, çok çizilirdi bacaklarım patikayı hançerleyen çalılardan. Şimdi durmam gerekmiyor içime çekebilmek için manzarayı, öğrendim çünkü patikada yürürken her adımda ayağımı olası taşlardan yükseğe kaldırmayı. Rüzgar sertse tutup da kayaları beklemiyorum savrulmamak için , biraz eğilince yürümeye engel kalmıyor, sendelemeden gidebiliyorsun.

-Güzelmiş bu yürüyüş , bu kısmı nerden aldın

Mustafayla Meltem’in rakı sofrasını şenledirdikleri bir icatlarıydı bu. Ne şarap ne bira sadece masada rakı varsa sergiliyorlardı hünerlerini. Hayallerinden bir insan yaratıyorlardı bugunkü gibi. Mustafa Ahmet olsun adı dedi. Bugün Ahmet’i canlandırdılar, her biri kendi yaşanmışlıklarını bu geceye özel Ahmet’e yakıştırarak. Meltem bir dağ kulübesinde yaşasın Ege Karadeniz farketmez dedi, ve başladılar  Ahmet’in bir gününü varetmeye.

-Bu kısmı Ihlara vadisinden aldım, Ihlara’nın sahipsiz patikalarından.

Birer yudum daha aldılar, harladılar yangınlarını.Mustafa’nınki anlatısının ödülü, Meltem’inki anlatmaya ilham alması içindi. Ahmette yaşarken hayalleri, elleri bardaktan uzaklaşır sadece gözlerine bakarlardı, bu da rakı sofrasının ikinci kuralıydı.

-Bu patikalar oldukça dardır.Ne stres  ne tasa ne kahır, rüzgar sırtımda yük olan tüm duyguları alır.Tapuda adı olan bir arsaya ne gerek vardır. Börülceden Şevketi Bostana bu dağların eli, aç olana daima açıktır. Özrüm tuttuğum balıklara kestiğim tavuklaradır.

Meltem, üzerine çökünce biraz önce anlattıklarının hüznü, tabağındaki istavritlerden sonuncusunu aldı eline, başladı özür dilemeye

-İşte böyle balık arkadaş, benim için vazgeçmek zorunda kaldığın hayatın için, çok teşekkür ederim ve bir daha özür dilerim balık arkadaş.

Sonra elindeki balığı Mustafa’nın tabağına bıraktı.Mustafa’nın, tabağın yanındaki elini alıp elinin ayasında bu hüzünden çıkaracak bir şefkat aradı.Mustafaysa Meltem’i yanağından saçına okşayarak aranılan ellerinden biraz şefkat biraz da sevdiceğinin naifliğine hayranlığını bıraktı.

Bir yudum daha aldı rakısından, daha da önemli bir şey anlatacakmış gibi, Meltem’e biraz daha yaklaşaraktan başladı hikayenin kendi payına düşen kısmını yaşatmaya.

-Buralarda yaşamazdan önce düşünmeden yapardım bir çok şeyi, belki yapıyorum gene bir çoğunu ama şimdi doğanın sahibi gibi değil de parçası gibi olduğumu düşünerekten. Bu dağların Dersu Uzalası oldum bir parça. Belki de insansızlaştığım için insanlaştım kimbilir. 

Artık sonlarına gelmişlerdi rakılarının.Masadan mutlu kalkmaları da son kuralıydı kurdukları bu rakı sofrasının. Ahmet son kez dillenecekti bu kez Meltem’in dilinden

-Doğa ne düşmanca davrandı bana ne de bir ayrıcalık verdi. Tüm canlılara verdiği yaşam enerjisinden bana da hakkım olan payımı verdi. Çiftleştikten sonra kaybolan erkek bir ayı gibi değil, çocuğu büyüyünce onu terk eden bir dişi gibi değil, hiyerarşiyle toplumsallaşmış bir kurt sürüsü gibi de değil, aynı göğün altında beraber hayal kurabilen insanlar gibi toplumsal bir varlığım ben. Haftada bir köye iner otururum köy kahvesinde. Onlar masaya taze sıcak bir çay koyar, ben de  anne kuşun getirdiği solucandan bir parça kapmak için çırpınan yavrularını, doymayan yavrusu kalmasın diye yavrularının canhıraş çığlıkları susana kadar sürekli avlanışını koyarım masaya. Doğa bana huzur ve mutluluk verir. Ben işte bu köy kahvesinde paylaşarak bu mutluluğu büyütürüm.

Son yudumlarını içtiler bardaklarından. Mustafa tabağındaki son istavriti uzattı sevdiceği yesin diye.

-Hah işte varsay ki ben bu o kuşum ve tuttum bu balığı getirdim peşin peşin ilerde doğacak çocuğuma.

Sesine hem kucaklayan hem paylayan bir babacanlık giydirerek bitridi sözünü

-Bu balığı yiyeceksin, benim de doğadan mutluluk adına bu düşecek payıma.

Sözlerini bu sefer de tuttular. Masadan mutlu kalktılar. Meltem şimdi son lokmasının bitmesini bekliyor. Mustafaysa biraz sonra gelecek öpücüğü….

Yılmaz ayağa kalktı, Esra da peşinde, dostlarının alkışları arasında Mustafayla Meltem aşklarını tazeliyorlar yeniden ve yeniden….

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir