Emekli Bir Şairin Sır İçermeyen Ölümü
Komşular kokudan şikayetçi oldu. İtfaiye kapıyı kırdı. Sağlıkçılar öldüğünü tescil etti. Ve şimdi polis de otopsi öncesinde, yetmişlerindeki bu adamın ölümüne dair bir ipucu bulmaya çalışıyor. Polis amirinin elinde, el yazısıyla yazılmış, içinde ihtiyarın son gününü, üzerinde dört günlük tozu biriktirmiş bir mektup var. Mektup bir intiharın mı delili onu anlamaya uğraşıyor.
“Sevgili Tanya; bu, yazdığım mektupların en uzunu olacak kanaatindeyim. Bugüne kadar sana çok şeyden bahsettim ama, yaşadığım mahalleyi bu bahislerin dışında bıraktım. Bugün anlatacaklarımı ve belki de sana çok sıradan gelecek küçücük bir olayın, bende nasıl derin etkiler bıraktığını, bu mahalleyi tanıtmadan tam aktaramayacağımı farkettim. Şehrin kaldırımlarıyla tanıştırayım önce seni:
Şehrin kaldırımları ki, taşırlar sırtlarında, kavuşmaları, ayrılışları. Görünür kılmıyor onları, sokaklar boyunca uzanmaları. Çıkınca kamburları, derinleşince göz çukurları, ancak o zaman hatırlanıyordu varlıkları. Hatırlanınca, unutulmalarının da vakti geliyor, bir sabah yerlerine, görünmez yeni kaldırımlar seriliyordu. Oysa benim sokağımda, hatırlanmayan insanlardır. Binalar, görünmez insanlarla doludur. Varlıkları, mesela kömür sobasından, çoluk çocuk zehirlenince hatırlanır. Bir kadın, geceler boyunca dayak yediğinde değil, bir sabah öldürüldüğünde hatırlanır. Bir baba, her akşam kan ter içinde geldiğinde değil, bir daha gelemeyeceği öğrenildiğinde hatırlanır. Hatırlanır ve unutulur. Evlerine görünmez yeni insanlar oturur.
Bu sokakta bugün, kanadında taze kırıkları olan bir kuş vardı. İnadında, sokağın kaldırımlarına benzeyen bir duruş vardı. Bir kedi vardı üzerine gelen. Hep beslediğim, aylık vakti ciğer getirdiğim bir kedi. Kuş uçamıyordu. Sadece ayrılışlara şahitlik etmiş kaldırımdan, arkadaşları gibi kaçamıyordu. Anılarında uçtuğu günler; hatırlıyor, kırık kanadını çırpıyor, yüreği, kırık kanadında çarpıyor. Seyrettiğim balkondan attığım taş karavana vurdu. Kuşun önce kanatları, sonra yüreği duruyor. Kaldırım gibi, insanlar gibi, bu sokakta kuş da görünmez oldu.
Sevgili Tanya; sana gördüğüm halüsinasyonlardan bahsetmiştim. O anda o halüsinasyonlardan birini gördüm galiba.
Balkondan içeri girerken, kapı camına düşen yansımam benimle konuşmaya başladı. “Ey Yusuf, yoksa görmemiş gibi mi yapacaksın, orda şimdi kalbi durmuş olan o kuşa hiç var olmamış gibi mi davranacaksın. Yusuf, o kuşu gömmeyecek misin, karıncalara yem mi edeceksin?.”
“Tamam, duyuyorum anladım.” dedim. Ama dediğini yapmazsam beni rahat bırakmayacağını da biliyordum. Apar topar aşağıya indim. Kedi, güvercinle bir oyuncakmış gibi oynuyordu. Görünce tanıdı beni, sürtünmeye başladı pantolonuma. Şimdi bedenimde dolaşan adı konmamış bir his, kediye sevgiyle nefret arasında bir yerde. İteledim kediyi, aldım güvercini yattığı yerden bir poşete koydum. Çöpe atmak olmaz, park dışında gömecek bir yer gelmedi aklıma bu topraksız şehirde.
Sevgili Tanya; ben yaşlı bir adamım biliyorsun. Çok zor kazdım toprağı. Fazla derin olmadı ama, iki poşetle gömdüm güvercini, kedi köpek almasın diye kokusunu. Yoruldum biraz, dinleneyim dedim parkın banklarında. Hala kızgınım kediye, bu maaş ciğer almayacağım kediye. Bir yanım da diyor ki, kuşa saldırmak kedinin varoluşunda var, kedi hala aynı kedi. Uzlaşmaz iki yanım her zamankinin yarısı kadar ciğer verme konusunda anlaşıyorlar. Kuralcı olduğumu biliyorsun Tanya; ama bugün çok önemli bir kuralı, belki de hayatımda şu an uymakla yükümlü olduğum en önemli kuralı, bu parkta çiğnedim. O çocukları görünce dayanamadım ve doktorların halüsinasyonları tetikleyeceği için yazmamı mutlak suretle yasakladığı bir şeyi yaptım, şiir yazdım Tanya. Emekli şair yeniden işbaşındaydı. Ve biliyor musun hiç pişman olmadım. Bir çocuk diğerine botun üstündeki peluşları gösteriyordu. İki çocuk peluşları pahalı bir elbise gibi seviyorlardı. Oysa botun kenarındaki yırtıklar oturduğum banktan bile çok net bir şekilde kendini açık ediyordu. Montumu yokladım. Anahtar gibi not defterim de ayrılmaz bir parçam olduğu günlerdeki gibi orada kalmıştı. Belki de unutulmamıştır; bugün kullanılsın diye, ben onu arayana kadar saklanmıştır ha Tanya. Defter elimde, gözlerim kahkahaları yanıma kadar gelen çocuklarda:
Gezgin dolaşırken
Şehrin sınır mahallelerinde
Umursamazlık hisseder hallerinde
Sanır ki
Bilinmez bir dünyadan
kahkaha aşırırlar
Oysa gülmeyi
Horlanmaya karşı
kalkan gibi taşırlar
Ve çocuklar
Su geçirir bilir bütün botları
Büyümek öğrenmektir
Ezile doğrula ayakta kalmayı
Çünkü öyle varolabilirler ayrık otları
Şiiri birkaç defa okuyunca, çocukları dünyada temiz kalmış, saf kalmış yegane varlıklarmış gibi hissetmeye başladım. Sonra yazdıklarımı okudum biraz önce, sen de göreceksin ki doktorlar haklıymış, kafamda kötü fikirler canlanmaya başladı, herkesi her şeyi bu çocukların düşmanı gibi görmeye başladım. O çocuklar dışında hiç kimse mutluluğu haketmiyordu.
Şimdi bana hiç tanıdık gelmeyen bu adamın yazdıklarını paylaşıyorum Tanya; eminim sadece girişi de olsa, sahiplenmeyeceğim şiirle ilgili 3. Tekil şahsı kullanmamı anlayışla karşılarsın.
Düşününce çocukların varlığını
Yansıttı şiirine iç darlığını
Kendini bıraktı
Diğer insanlara baktı
Kahkahalar içinde bir adam gördü
Adama bu kahkahayı çok gördü
Ağlayan bir kadını dinledi
Ağlayacak ne var diye ünledi
Bir kadın bir adamın elini sıktı
Elinden eline biraz aşk
biraz şefkat aktı
Adamın içinde bir fener yaktı
Birbirlerini kaybetmedikleri sürece
Tüm yolları kaybolmayacak kadar berraktı
Ne var dedi şair
Vuslat yalan gerçek dediğin hasrete dair
Ama sonra bir şey oldu Tanya. Annenin değil de çocuğun şefkatı, sarstı beni. Bir minnet duygusu yeniden sardı beni:
Anne çocuğa simit aldı ye diye
Baktı çocuk kedinin göz koyduğu serçeye
Sonra simidini bölüp ikiye
Verdi yarısını serçeye yarısını kediye
Kedinin ve serçelerin karnı, çocuğun yüreği tok
Anne bir simit daha aldı
Çocuğun yüreği gibi kendi de tok olsun diye
Ne var demedi bu sefer şair
Anladı yok saydığı duygular kendine dair
Sevgi, şefkat, hüzün ve kahkaha
Merhaba diyorken güneş gibi sabaha
Güneş gibi mest etsin diye bedenini
Duygular dehlizine uzattı elini
Dedi ki bu dörtlük silinmeli
Bu hikaye başka türlü bilinmeli
“Üçyüzbin yaşında deden ninen vardır
Bu kadar hayattan sana sinen vardır
Ne kaldı sana dedenin dedesinden
Mal mülk gelir mi o kadar ötesinden
Saçdaki dalgadan gözdeki rengine
Milyon insan katkı verdi ahengine
Sevmeyi ve nefreti sen miras aldın
Vuslatı ve hasreti sen miras aldın
Neyi kabul edersen onu yaşarsın
Bir güneşlik ayak izin kaybolsa da
Sen mirasınla bin yılları aşarsın”
İşte tastamam böyle oldu Tanya. Niye bilmiyorum, çok huzurlu hissediyorum kendimi. Sence bu kadar mutluluk bana çok gelir mi? Tanyacığım, sağ yanımda bir ağrı var, soğuk soğuk da terliyorum gibi. Ben gene yazarım sana…”
Polis amiri bu yaşlı şairin, Yusuf’un kalp krizi geçirdiğini düşünüyordu. Aklında bir düşünce daha vardı ki o da bu mektubu Tanya’ya bir an önce göndermekti. Adresini bulabilir miyim diye sağa sola bakmak için ayağa kalkacaktı ki, polislerden biri masaya onlarca mektup daha bıraktı. Hepsi Tanya’ya yazılmış, hiç biri gönderilmemişti. Bir kaçına göz ucuyla baktı. Baktıklarının hepsinde karalanmış şiirler vardı. Şair son anına kadar emekli olmayı reddetmişti.
“Ne diyorsun amirim?” sorusuna polis amiri, “Tanya ile ilgili bir şey aramanıza gerek yok, anladığım kadarıyla Tanya, Yusuf Amca’nın gördüğü bir halüsinasyondu ve Yusuf Amcayla beraber o da öldü. Haydi, toplanın gidiyoruz, muhtemelen kalp krizi…”(bu hikaye devam edecek…hatta kafamdaki senaryoya göre iki ihtiyar hikayesiyle birleşecek)