define

            image (10) Sonbahar bitip de ekim işleri geride kalınca, tarlaların yerini köy kahvesi alırdı. O zaman, traktörlerin arkasından toprağa çarpan pullukların, kültivatörlerin sesi de geride kalır, yerini,  çiftçilerin, kendilerinden bağımsız bir parçaymış gibi sarı vadilerle parçalanmış ellerinden inen okey taşlarının, masaya çarpmasıyla dağılan sesleri alırdı. Bahar geçer kış gelirdi, kış geçer bahar gelirdi, bu döngünün bir sonraki durağında kahveden sandalyeler, masalar bir bir eksiliverirdi. Gençler köyü bırakır, hasbelkader dişe dokunur bir toprak miras kaldıysa da icara verirlerdi. Yaşlılar, hey gidi koca Mehmet gibi, kahvede eksilen sandalyeleri hatırlar, Mehmet Ağa’nın ruhuna herkese benden bir çay diye ufak ikramlarla dostlarını, akrabalarını kendilerince anarlardı. Şimdi tüm köy, dalından köküne kuruyor gibiydi. Anılanlar çoğaldıkça ananlar da azalıyordu.

                Recep Ağa’nın gözleri kahvenin bir köşesinde, üst üste yığılmış sandalyelerden en üsttekine takılmıştı. Daha geçen hafta, Abdullah tam karşısında, gelecek sene buğday mı eksek gündoğdu mu diye konuşuyorlardı. Buğday demişti Abdullah, Recep itiraz etmişti Gündoğdu diye. Şimdi bu konuşmayı bir miras gibi görüyor, karar verdi buğday ekecek gelecek seneye.

-Lahmacun geldi… Al soğumadan, ye içinde ne var diye sormadan, lahmacunnn.

                Göksel’in sesi, dışardaki soğuğu da sırtlanıp, bulutların arasında kahveye yayıldı. Bu mevsimde, motosikletiyle köy köy dolaşıp da sattığı lahmacunun sıcak olmasını kimse beklemiyordu. Ama kahvenin sobası üzerinde iki çevirince daha gevrek ve fırından yeni çıkmışçasına sıcacık oluveriyordu. İçinde ne var sorma diyordu Göksel. İçinde ne olduğunu köy kahvelerinin tüm müdavimleri bilirdi. Baharatlı soğan tek harcıydı bu lahmacunların, et tadı, kokusu versin diye de üzerine kuyruk yağı sürülürdü. İlçede satılan bir lahmacun fiyatına üç tanesini yiyebiliyorlarsa da yemek yerine değil daha çok atıştırmalık niyetine yeniliyordu köy kahvelerinde. Üst üste içilmiş çayların midedeki ekşiliğini alır, geç saatlere kadar yeni çaylara yer açardı.

-Hey gidi Koca Abdullah, inatçı keçi seni. Buğday dedin daha da başka bir şey demedin. Abdullah Ağa’nın ruhuna herkese benden bir lahmacun yap Göksel.

-Tamam abi, ben de severdim rahmetliyi, ayranlar da benden olsun.

“Yok” dedi kahveci, “Gönlün bol ama, o kadarı bana düşer, ayranlar da benden.”

                Göksel’in itiraz edecek durumu da yoktu ki; birkaç senedir cömertliğiyle yoksulluğu arasında ezilip durmaktaydı. Fıtık dedi doktorlar, ameliyat şart. Kesin düzelecek mi o zaman diye sordu doktorlara. Olursan ne olacağını kesin söyleyemeyiz ama olmazsan ne olacağını kesinlikle söyleyebiliriz dedi doktorlar. Yok dedi o zaman Göksel,  yatmıyorum o belirsiz masaya. Haklı çıktı doktorlar. Ayağına vurdu ağrılar. Uzaktan bile görülecek kadar topallıyor artık. Gene de yanaşmıyor ameliyata, inatçı mı korkak mı anlaşılmıyor. Öncesinde Göksel, ne iş yapıyorsun diye sorulduğunda, bir solukta üç beş tanesini sayabilirdi.

                Evin boş bir odasını atölyeye çevirmişlerdi. Fabrikadan topladığı bozuk kumaşlardan, elindeki her bedenden kalıplardan uygun olanına uydurur, kuyumcu titizliğinde çalışmasının ürünü kesilmiş kumaşları eşine verirdi. Eşi de bunları evlerindeki iki makinada dikerdi. Daha önceleri pazara çıkacak kadar çok pijama yaparlardı. Sonra Göksel’in ayağı biraz kötüleşince ancak lahmacunun yanında köylere götürecek kadar yapıyorlardı. Şimdiyse hiç kesemiyor kumaşı. Eşi de hem kesip hem dikse de konu komşuya yetecek kadar ancak bir şeyler çıkıyor.

                Göksel lahmacunları ısıtıp dağıttıktan sonra masalara Recep Ağa yanına çağırdı. Recep kahvedeydi ama hala Abdullah’ın yasını tuttuğundan diğerleri gibi kağıt oynamıyor, kahvenin uzak bir köşesinde yalnız başına oturuyordu. Geri kalanlar oyunlarına kaldıkları yerden devam ettiler, kendi gürültülerinden ötesini duyamayacak kadar uzaklaştılar bu iki kişinin konuşmasından.

-Ne yaptın Göksel düşündün mü? Bizim çocuk, diğerleriyle haftaya gelecek. Bana şimdi haber vermen lazım. Yoksa başka birini arayacağım.

-Abi biliyor musun, bırak başkalarını ben bile kendimden beklemezdim bunu söyleyeceğimi, ama yoklukla imtihan olmak çok zormuş, evet diyeceğim. Nasıl olacak bu iş, ne yapmam gerekecek.

-Hah şöyle Göksel’im. Senlik bir şey yok zaten. Yoldan biliyon tek tük araba geçer, çoğu gece geçmez bile. Motoru devirecen, yolun ortasında duracak motorun. Jandarma falan sorarsa “lahmacundan dönüyordum, devrildi motor, bacağımdan kaldıramadım motoru” diyecen, ama bak sakın unutma onlar seninle oylanırken motorun kornasına basacan. Oğlan iki üç dakika kazandırsa bize yeter diyor.

-Tamam da abi yakalanırsak nasıl bakacaz insanların yüzüne.

-Sen dediğim gibi bizle beraber değilsin, motor kazası yaptın, sana bir şey yapamazlar, bizim oğlan diğerlerinin arkasında büyük adamlar var diyor, alınsak da üç beş güne çıkarırlar diyor ama öyle olursa elimizdeki servetten oluruz diyor.

-Tamam abi, Allah bizi affetsin ne diyeyim.

-Göksel’im, yüzyıllardır atalarım bu topraklarda yaşamış. Tarla tapan benim. O zaman bu tarladan çıkan her şey de benim olmaz mı? Kumarda, pavyonda yenmeyecek paranın günahı da olmaz değil mi? Sen çocukların için, ben de, neyse boş ver benimkini..

                Geçen sene Recep Ağa tarlasına bitişik tarlayı da satın almıştı. Oğluyla tarlaları düzenliyorlardı. İki tarla arasında ki sınırı belli eden ağaçları kesmeye karar verince keşfetti defineyi. Yaşlı çınarın kökünü bir zincirle sardı, traktöre bağladı, çekmeye başladı. Traktör güç bela çekti çınarın kökünü. Kök geldi ama kolu kalınlığında saçakları toprağın derinliklerinde, gerilmiş bir vaziyette uzanıyordu. Bu sefer saçakları sardı zincirle. Traktöre oğlu geçti. Saçaklar gerildi gerildi, çat diye bir ses duyuldu. Saçaklarla beraber bir kaide parçası da yukarı çıktı. Toprak kaidenin çıkarken yarattığı boşluğu doldururken güneş toprağın iki metre derininde bir anlığına yansıdı, ışığını kapanan toprağın altında bıraktı. Oğluyla büyük bir sır olarak sakladılar bu olanları.  Oğlu kaidenin fotoğraflarını soruşturduğunda, bu define çıkarma işinin kendi boylarını aşacağını anladılar. Ulaştıkları bir arkeolog bulunan bir heykelin, bir küp altından daha çok para edebileceğini bu işin usta ellerce yapılmazsa hem çıkarılmasının hem de satılmasının zorluğunu anlatınca; o arkeoloğun da içinde olduğu bir grupla anlaştılar. Toprağın hafif sertleştiği, batmadan kazmanın mümkün olduğu Kasım ayına bıraktılar kazma işini. Arkeolog köyü bilen ama köyden olmayan birinin de olmasının iyi olacağını söyleyince, Recep’in aklına ilk önce Göksel gelmişti. Ucundan bir konuyu açmış, Göksel’in kararsızlığını görünce de sonra konuşuruz diye konuşmayı yarım bırakmışlardı. Şimdi, o sonradalardı. 

 ………..

                Tarlanın yanından bir toprak yol uzanıyor köye doğru. Köy yolları, bir nehrin kolları gibi birleşip kasabaya uzanan daha geniş bir yola dönüşüyor. Göksel devirdi motobisikletini. Motorun, tarla yolunu, hiçbir arabanın geçemeyeceği şekilde kapattığından emin olunca, kenarda belleşmiş toprağa sırtını dayadı, Recep Ağadan gelecek haberi beklemeye başladı. Bir saat, iki saat, üç saat bir ara gözü dalmış Göksel’in. Uzaklardan horoz sesleri duyuluyor. Güneş ufuk çizgisinden başını çıkarıyor. Acaba ne kadar uyumuştu? Recep Ağa gelmiş miydi? Bir traktör sesi duyuldu, köyden tarlalara doğru yönelen. Hemen yanaştı motorunun yanına. Kornaya bastı bir defa, sonra emin olamadı duyuramayacağından birkaç defa daha bastı. Traktörle gelen köylüyü tanıyordu. Biraz oyaladı sohbetle. Bu saate kalmamalılardı diye düşünüyor bir yandan. Binince motosikletine, tarlaya traktörden önce gidip bir durumu görmek istedi. Bastı gaza, bastı gaza… Recep Ağa’nın tarlasının yanından geçerken, olanca hızı üzerinde motosikletinin,  gözüyle tarlayı yokladı. Kimse gözükmüyordu. Sonra, birkaç gün önce geçen bir traktörün yola savurduğu bir taşa çarptı motoru, kaybetti dengesini devrildi boylu boyunca. Küt diye bir ses duyuldu belinden. Biraz önceki traktör tekrardan geldi yanına. Göksel’i bir çuval gibi yüklemek istedi römorka, olmadı. Bir çuval gibi sessiz oluşundan ürktü, bir ambulans çağırdı. Göksel’i son görüşü bu oldu.   

……

Beş ay sonra bir motor eğlendi köy kahvesinin önünde.

-Lahmacun var, almak isteyen var mı?

Kahveye yabancı bir kibarlık vardı seslenişinde. Kahveci yanına çağırdı.

-Delikanlı, ne var bunun içinde

-Soğanla kuyruk yağı

-Sence sıcak mı?

-Yok abi, bu üçüncü köy hayliyle soğudu biraz. Ocakta tavada ısıtırım diye düşündüm.

-Sen bu işe devam edecek misin?

-Evet abi

-Bu kahvede tek şartla satışa izin veririm. Bundan sonra “Lahmacun geldi… Al soğumadan, ye içinde ne var diye sormadan, lahmacunnn.” Diye sesleneceksin tamam mı?

-Tamam abi. Lahmacun geldi… Al soğumadan, ye içinde ne var diye sormadan, lahmacunnn.

Recep’in büyük oğlu İstanbul’dan tarlayı icara vermek için gelmişti. Sandalyelerin en üsttekine baktı. Babasının sesi hala kulaklarındaydı. Babasıyla kahveye geldiğinde babasının dostlarını anışını hatırladı.

-Recep Ağa’nın anısına herkese benden bir lahmacun.

Kahvecinin gözü de yeni gelen delikanlı da ve motorundaydı.

-Göksel Usta’nın anısına da çaylar benden.

Göksel ile Recep’in hikayesi çoğumuzun gibiydi. Recep toprağın derininde zehirlendi, Göksel yatalak kaldı, daha da ayağa kalkamadı. Oysa Göksel’in çok güzel hayalleri vardı, Recep Ağa ise hayallerini kimseyle paylaşmamıştı.

 

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir