Sağdıç

image (40)“Sonra anlatırım…”
Leyla’nın tüm öğleden sonra Recepten aldığı yanıt bu olmuştu. Recep resim öğretmeniydi. Muzipliği
ile yarışan muhalifliğinden mi? muhalifliğini bıyıksızlaştıran muzipliğinden mi bilinmez, Anadolu’nun
muhtelif ilçelerini dolaşıp dururlardı. Leyla gittikleri her yerde soğuk karşılanmalarına ve gözyaşlarıyla
uğurlanmalarına alışıktı. Ancak bu sefer daha bir haftadır bulundukları ilçede bir düğüne, hem de
ilçenin uzak bir beldesine, belde belediye başkanının arabasıyla alınacak kadar ihtimam gösterilerek
çağrılmalarının şaşkınlığını üzerinden atamamıştı. Demek ki Recep’in dosyası, bu sefer kendinden
önce gelmemişti diye ummaya ve buna kendini ikna etmeye başlıyordu ama gene de sormaktan
kendini alıkoyamıyordu.
-Nerden çıktı bu düğün, ne giyilir ki şimdi bu düğüne,
-Sen ne giysen içinde sen varsın, sacı giysen altın kılarsın
-Tabii tabii, iki ayağımı bir pabuca sok, sonra… neyse sustum. Söylesene Recep, nerden çıktı bu
düğün.
-Sonra anlatırım.
Tanımasaydı umursamazlığına verirdi. Biliyordu ki bu sonralar ya derin bir hüznü ya da katıksız bir
kahkahayı perdelerdi. Düğüne gideceklerdi ve Recep’in gözbebekleri bulutsuz bir gökyüzünde
yüzmekteydi, demek ki eğleneceklerdi!

Bir köy vardı şimdi belde olan

İlk göçle gelen muhacirlerle sınırlı kalsaydı, muhtemelen burası da, bir heyelanla yamaçlara yayılmış
kaya parçaları gibi dağ eteklerine yayılan diğer Gürcü köylerinden biri olmaktan öteye geçemezdi. Her
savaşla, her kıyımla peyderpey gelen ailelerle oldukça büyük bir köy haline geldi. İlk yerleşim, çay ile
dere arasında gidip gelen su yatağının oldukça gerisindeydi. Her gelen ev, köyü dereye bir adım daha
yaklaştırdı. Ve sonra, bir deprem ardından büyük ölçüde yıkılan bir Türk köyü, yerleşime müsait diye
mi bir idarecinin keyfiyetiyle mi bilinmez çayın diğer tarafına iskan edildi. Köyün tek camiinde aynı
imamın arkasında namaz kılan yaşlılar ve aynı öğretmenin arkasında sıralanan öğrenciler dışında
yıllarca, çayda çözülen bir şeker gibi değil de daha çok suda topaklanmış bir un gibi birbirinden ayrık
bir şekilde yaşadılar bu iki köyün ahalisi. Bu ayrıklığın arkasında, iki üç senede bir nehirlere nazire
yaparcasına aktıkça coşan çayın yıkıp geçtiği tahta köprü dışında bir yolları olmaması, iki farklı dille
konuşup düşünmeleri, iki farklı kültürden gelmeleri dışında her köyün onlarca yıl bir arada yaşadıktan
sonra bile güçlükle giderebildikleri insan hasletleri de vardı. Meralardan odunluk ağaçlara, komşu
köye kız vermemelere ortak aileler kurmamalarına onlarca neden sayılabilirdi. Zaman geçti,
annelerine tercümanlık yapan çocuklardan anneler oldu, aynı kelimelerle aynı tekmili verdikten sonra
terhis olup köyüne dönen kocalar oldu. Un suyun içinde biraz daha çözülür oldu. Köyler büyüdü
belde oldu, tahta köprü çelikten oldu. Ayrı olsa da mezarlıkları, aynı saflara duruldu cenazelerde.
Türkler Türklerle, Gürcüler Gürcülerle evlense de aynı davulcuyla düğünlerde oyuna duruldu. İşte bu
sonuncusu, suda hala çözülmemiş son yumruydu ve şimdi Zaferle Şerife’nin son vermeye çalıştığı da
buydu.

Okul
Şerife Gürcü kızı… Yeni atanan bir öğretmen, değiştirecekti kaderini. Öğretmen ilk birkaç gün
anlamadı sınıfta olanları. Sonra farkına vardı öğrenciler birey olarak değil grup olarak oturuyordu ve
öyle de davranıyorlardı. Gürcüler ve Türkler, kızlar ve erkekler 4 küme oluşturmuştu. Sevinçleri ve
hüzünleri sınıfça değil grupça yaşıyorlardı. Bir gruptan bir öğrenci bir hata yaptığında diğer gruplar
gülüyor sadece kendi grubu destek oluyordu. Derse başladığının üçüncü gününde öğretmen Gürcü
kızı Şerife ile Türk oğlanı Zaferi sınıfın en önüne yan yana oturttu. Köy öğretmenin otoritesinin yeri
geldiğinde muhtardan bile fazla olduğu günlerde, Şerife’nin ailesi biraz mırın kırın etse de sonunda
istemeyerek de olsa kabullenmek zorunda kaldı. Dışardan bakan biri arada bir fark görmezdi ama
muhacirlerin devlet otoritesiyle kurduğu bağ yerleşik ahaliye göre yeni olmasına rağmen çok daha
güçlüydü. Yerel ahalide bağ, yer yer korku temelli olsa da bu ikincilerde başat kavramlar saygı ve
vefaydı. Zaten okumayı iyice sökünce okuldan almayı düşündükleri için de pek uzatmadılar ve sonuç
olarak Şerife ile Zafer yan yana oturdular. O günden bu yana Zafer’in kulakları akranlarının dalgalarını
ve tehditlerini duyar oldu. Çay’ın bir tarafındaki çocuklar farkında bile olmadan belki kısacık
hayatlarında ilk kez hissettikleri bir haset duygusunun esiri olarak dalga geçmektelerdi. Diğer
tarafındaki çocuklar ise kendilerine ait bir oyuncak ellerinden alınmış gibi, doğdukları andan itibaren
gördükleri tüm gelenekler bir çırpıda yok sayılmış gibi Zafer’i Şerife’nin yanından kalkması için tehdit
ediyorlardı. Şerife’ye mi? Şerife kız çocuğu olduğu için çayın iki tarafındaki çocuklar tarafından da
görünmez gibi davranılıyordu. Bütün suç Zafer’indi.
İnatçıydı Zafer, kalkmayacaktı Şerife’nin yanından. Sorsalar ona, arkadaşlarıyla derste
haşarılık yapmayı tercih ederdi ama üzerine çektiği alaysı ve tehditkar bakışları gördükçe daha da
derinleşiyordu inadı. İçten içe de dillendirmediği bir kızgınlığı vardı Şerife’ye. Hemen yanında her
şeyin uzağında, fırtınaların dibinde süt liman bir durgunlukta kalabilmesi anlamsız geliyordu.
Anlayamadığı bu sakinlik, önceleri arttırdığı kızgınlığını yavaş yavaş yutuvermeye başladı. Şerife
defterinin kenarlarını, çizdiği çiçeklerle oya gibi örerdi. Bir gün hiç sormadan Zaferin defterine bir
çiçek çizdi. O kargacık burgacık, özensiz silindiğinden sağda solda tek başına harflerin belirdiği kaos
dolu sayfanın içinde tek özenli şey Şerife’nin çizdiği çiçekti. Bir süre sonra kaos dolu hayatının da
içindeki tek özenli şey Şerife olacaktı.
Kan kardeşliği
Bir kavgadan saf dostluk çıkarmak mümkün mü sorusunun cevabıydı Zafer ile Yusuf’un ki.
Yusuf ve arkadaşları ilk başta sadece kuru gürültü yapıyorlardı Zafer’e karşı. Öyle ya zoraki yan yana
oturtulmuş iki çocuk vardı karşılarında. Oysa şimdi Şerife’yi güldüren bir Zafer, Zafer’e soru
çözmesinde yardım eden, önlüğündeki mendilini düzelten bir Şerife görüyorlardı. Artık boş tehditlerle
yetinmeyecekler okul çıkışı köprübaşında bu işi bitireceklerdi. Yusuf ve iki arkadaşı okuldan hızlıca
çıkıp köprübaşında Zafer’i beklemeye başladılar. Zafer’i de alıp yanlarına tenhaya gidene kadar
niyetlerini açık etmeden konuştular. Yusuf her hayır yanıtıyla parmaklarını mengene gibi, avuçlarında
buluşturdu. Avucunda havaya dair hiçbir şey kalmayınca da hasmının karın boşluğuna bir yumruk
vurdu. Hasmı toparlanana kadar birkaç yumruk daha attı. Zafer evin tek oğlu olduğu için, çapadan
odun kesmeye kadar birçok işin üstlenicisi olduğundan, daha bu yaşta, yaşıtlarından daha da kuvvetli
bir bileğe sahipti. Üstelik şimdi, kendisini şaşırtırcasına sevmeye başladığı Şerife’yi koruyacağı meydan
olarak gördüğünden bu kavgayı, her türlü acının üstesinden geleceği bir yüreğe sahipti. Kavga
Yusuf’un dayak yemeye başladığı bir hale dönünce, iki arkadaşı da kavgaya karıştı ve Zafer birbiri
ardına tekme ve yumruklar yemeye başladı. Yusuf gururlu bir çocuktu. Dedesinin Rus bir subayla olan
kavgasını dinleyerek büyümüştü. Dedesi kaçıp kendini kurtarabilecekken mertçe dövüşüp esir kalmıştı
4 sene Rus cezaevlerinde. Şimdi üç kişi yerdeki Zafer’i tekmelemekteydi. Dedesinin sesini duydu gibi

geldi. Bu, hiç de mertçe bir kavga değildi. Tamam dedi, yeter dedi, böyle olmaz dedi dinletemedi
arkadaşlarına. Arkadaşları Yusuf için değil güya köyün namusunu! korumak için gelmişlerdi buraya.
Baktı olmayacak, Zafer’in üstüne kapaklandı. Arkadaşları durmadı, artık tekmelerin birini Yusuf birini
Zafer almaktaydı üzerine. Diğerleri gitti, Yusuf’la Zafer bir süre sessizce hareketsiz pelteleşmiş bir
vaziyette orada kalakaldılar. Bu sessizliği ilk bozacak şeyin bir kahkaha olacağını, kahkahanın sahibi
Zafer de dahil o an kimse bilemezdi. Ne oldu diye çıkıştı Yusuf, niye gülüyorsun. Ne olacak dedi Zafer,
ikisinin de burnu kanıyordu ve kanları birbirine karışmıştı, baksana hasımken kan kardeşi olduk durup
dururken. O karmaşada, Yusuf’un kendini savunmak için dayak yediğini görmüştü ki hala o duygunun
etkisinde daha da vurguladı aynı şeyi
-Kan kardeşim, kardeşim..
Sağdıç
Yıllar geçti, Zafer ile Şerife’nin sıra arkadaşlığı hayat arkadaşlığına, Yusuf’un kan kardeşliği de
sağdıçlığa evrildi. Köy sağdıçlıkları şehir sağdıçlıklarına benzemez. Sağdıç kavramına anlam ve değer
katan gelenekler buralarda doğmuş ve aşınsa da yaşamaya da devam etmektedirler. İki kültürün
zaman içinde harmanlandığı ama hala kimi özgünlüklerini de koruduğu bu belde de ise çayın iki köyü
arasındaki ilk düğünde sağdıç olmak, bunun üstesinden gelmek başlı başına bir sabır ve yetenek işiydi.
Duyguları tartan bir terazi olsa Yusuf’un kefesi Zafer’inkinden kat kat ağır gelirdi. Normalde sağdıçın
en temel görevi damadın eşyalarının hatta damadın kaçırılmasını önlemekti. Bunun dışında, damada
iğne batırılması gibi fiziksel zararlardan, hamamda damadın sıcak suyla haşlanmasına kadar birçok
durumu önlemesi gerekiyordu. Sağdıçın her başarısızlığı ya parayla çözülür ya da fiziksel bir zarara
dönüşürdü. Ve eğer ola ki damat çok başarısız bir sağdıç seçti, ilk görülen zararlardan sonra, kız ve
oğlan tarafının büyükleri kız tarafının delikanlılarını belli bir para karşılığında ikna eder, sulh içinde
düğün tamamlanırdı. Genelde aşırıya kaçılmazdı ama fazla cimri bir erkek tarafı ve inatçı bir kız tarafı
varsa işler bazen çığırından çıkabilirdi. Böyle durumlarda damatsız bir düğüne dönüşmese de
ayakkabısız bir damat görmek imkansız değildi. Birkaç kuşak gerisinden anlatılan bazı hikayeler artık
menkıbe kıvamına ulaşmışken, henüz yaşayanların anılarındaki bazıları ise gerçeküstülüğe yaklaşmasa
da bir daha yaşanmasın diye ibretlik olarak anlatılırdı. Kirli tavuk hikayesi de bu ibretlik hikayelerden
biriydi.
Kirli tavuk
Düğün boyunca erkek tarafı hep savunma durumundadır. Sadece tavuk kapmacada, bu sefer erkek
tarafının delikanlıları, kına gecesinde, kız tarafının ya kendi kümesine ya da yakın akrabalarından
birinin kümesine dalar, daha önceden gelenek gereği kız tarafının kümese alınsın diye koyduğu üç beş
tane tavuğa el koyar, akşam da dumanı, tavukların alındığı evden görülecek bir tepede pişirilerek
yenilirdi. Eğer ya karanlıktan ya sarhoşluktan gençler yanlışlıkla kız evi dışında başka bir eve
dalmışlarsa da iş daha eğlenceli hale gelirdi. Muzip bir anonsör takı töreninde gelinin halasından 3
tavuk bir horoz gibi hem sunusunu daha eğlenceli hale getirir hem de geline “bak halanın da bu kadar
zararı var” diye üstü kapalı anlatılmış olurdu. Genelde de anonsöre bu anonsu sufle edenin de maddi
durumu iyi olmayan hala olduğunu herkes bilirdi. Zira durumu iyi olan akrabalar alay konusu
olmamak için bu durumun ifşa olmasından ziyade, zararlarıyla kalmayı yeğlerlerdi, yanlış eve
girdiklerini anlayan delikanlılar da gururları örselenmesin diye sessizliğe gömülürlerdi. Daha köylünün
hafızasından silinmemiş kirli tavuk hikayesinde de, hikaye böyle başlamıştı. Kız tarafı fazlasıyla
cimriydi. Kümese delikanlılar için tavuk bırakmaktansa başka bir kümese dalacakları beklentisiyle,
kurtların bile giremediği kümesini kilitledi. Ancak hikaye de burada başlıyor. Kız tarafını iliğine kadar
tanıyan komşuları da kendilerini garantiye almak için sokak boyunca tüm kümeslerini kilitlediler.
Delikanlılar birkaç defa etrafı yan evleri kolaçan ettikten sonra kendileri için tavuk konmadığını
anladılar ve bir ders vermeye karar verdiler. Bir tarafta davul zurna köy meydanında eğlence devam

ederken, bir tarafta da damat tarafı delikanlıları, yan bahçeden buldukları bir fırıncı küreğiyle kümesi
zorlamaktaydılar. Zorlaya zorlaya kümesin kafesindeki telleri, bir tavuğun geçeceği şekilde aralamayı
başardılar. Bir tavuğun geçeceği yerden son tavuğa kadar, tam 27 tanesini çuvallara doldurup
uzaklaştılar. Biraz alkolden biraz da bu cimri insanları alt etmenin sevinciyle ve hırsıyla, 3 kişinin zor
taşıdığı bir kazanı evin karşısında ki tepeye getirip bütün tavukların tüylerini yolup içlerini temizleyip
kazana doldurmaya başladılar. Eh işte, hikaye gelin tarafı için şimdiden ibretlik hale gelmişken damat
tarafı için de ibretlik hale getiren şey de o zaman oldu. Bir tane tavuğu gözden kaçırıp temizlemeden
atınca delikanlılar, piştikçe leziz bir koku yayması gereken haşlamalarından kusturacak bir koku
yayılınca onca zahmetin ürünü yemeklerini köpeklere yem yaptılar. Bir büyük ne zaman bir yabancıya
kirli tavuğun hikayesini anlatırsa her zaman ibreti damıtılmış bir cümleye dönüştürür ve şöyle
bitirirdi.” Ne damat tarafına yar oldu, ne gelin tarafına sadece köpeklere yar oldu, aç gözlülüklerinden
olan 27 tavuğa oldu, ”

Bir rövanş hikayesi
Zaferle Şerife’nin hikayesi de, tüm yargıları yıka yıka geldiklerinden, olmazı olur hale
getirdiklerinden şimdiden anlatılacak hale gelmişti. Sonu belirsiz, olmayacak gibi görünen bir işin
altına girecek kişiye, sen Zafer misin de bu işi yapacaksın, ya da hoş karşılanmayacağı düşünülen bir
davranışa giren bir kıza, herkese kulağını tıkayabileceği, kınayan bakışları görmezden gelemeyeceği
düşünüldüğünden, sen Şerife misin de bize kulak vermiyorsun denilmeye başlanmıştı bile. Bu dağlar
yamaçlarında hayratlaşmamış gözeler barındırırdı. İçene hayat veren, güç veren, sesini dinleyene
huzur veren gözeler. Ve köyler. Sevdaya dair o kadar keskin sınırlar çizilmiştir ki, iki genç düşünce
sevdaya, ya içten içe yanar da susar ya da Zaferleşir, Şerifeleşir. Başarırlarsa gürül gürül akan bir göze
kollarını çaya kadar ulaştırır, hikayelerini köy köy dolaştırır, duyana hayat ve güç, anlayana huzur
verir. Başaramazsa da, Ağustos sıcağında kaybolan suyolları gibi kurur, unutulur.
Ancak bu sefer, bu hikayeyi diğer köylerde de anlatılır hale getiren Yusuf olacaktı. Ne damat
ne gelin, hikayenin sonunda, “Şerife gibi karın, Zafer gibi kocan olacaksa illaki Yusuf gibi sağdıcın
olacak” denilecekti. Kavgadan ve kan kardeşliğinden sonra geçen yıllar boyunca Zaferi Şerife’den,
Şerife’yi Zaferden çok savunan Yusuf olmuştu. Genç aşıklar, kendi zincirleriyle o kadar boğuluyorlardı
ki, daha fazlasına güçleri yetmiyordu. Beldenin ilk seçimlerinde ilk belediye başkanı, Gürcü köyünün
eski muhtarı olan, Yusuf’un babasıydı. İki aday vardı son seçimlerde. Muhtar seçmekten öte yerel
seçimler için oy kullanmayan ahali ilk defa oy kullanmışlardı. İki köyün muhtarı da adaydı. Yazılı
olmayan bir kuralmış gibi partilerden de bağımsız, Türkler Türklere, Gürcüler Gürcülere oy
vermişlerdi. Oy farkı çok azdı ve az bir zaman kalmış sonraki seçimlerden önce Türk tarafının nüfusu
Gürcü tarafının nüfusunu geçmişti. Babası biliyordu ki bu evlilik olursa sudaki son yumru da çözülürse,
o zaman herkesin oyuna daha rahat talip olabilirdi. Dolayısıyla Yusuf arkadaşları için ne kadar
mücadele ettiyse, babası da onun arkasında o kadar güçlü durmaktaydı. Hatta aileleri evliliğe ikna
eden de biraz oydu.
Tüm hazırlıklar yapıldı ve nihayet düğün haftasına gelindi. Cuma davul çalınmasıyla başlayan,
Pazar yeni evlerine uğurlanmalarıyla biten bu üç günlük süreçte Yusuf’un da zor görevi başladı.
Yusuf’un diğer sağdıçlardan haliyle farklı zorlukları vardı. Sadece damadı zor durumda bırakarak
sağdıçtan daha fazla para koparmaya çalışan hasımları yoktu karşısında. O ilk kavgada Yusuf’u da
tekmeleyen arkadaşları örgütlemişti bu hasımları ve amaçları belliydi, bu düğün olmayacaktı. Zafer, o
düğüne çıkamayacaktı. Tabii ki bu zorbalıklarını gelenekler kılıfına uydurarak yapacaklardı.
Damat Kaçırmaca
Damat, ceketini bir yere mi astı, gelin tarafının delikanlıları sadıç görmeden önce ceketi
alabilirse Damat ceketsiz kalır, yüklü bir bahşişle geri alınırdı. Damat, bir büyüğünün evine dua almaya

mı girdi, sağdıç kapıda bekler, ayakkabıyı göz mesafesinde tutardı. Dolayısıyla bu üç gün boyunca
sağdıç damadın gölgesi oluverirdi. Sabah, sağdıç gelmeden damat evden çıkmaz, akşam eve girerken
yanından en son sağdıç ayrılırdı. Ama Zafer’in hasımlarının derdi, ne ayakkabıydı ne de ceketti,
damadı kaçıracaklardı. Damat kaçırmacada, gelin tarafı delikanlıları, damadı sağdıç yokken
yakalarlarsa kollarına girer, gizli bir yere götürürlerdi. Damadın kaçırılırken direnmesi geleneklere
aykırı olduğundan, uysal bir koyun gibi hasımlarını takip ederdi. Eğer sağdıç damadı kaçırttırmışsa
ancak çok yüklü bir bahşişle damadı geri alabilir, hatta çoğu zaman o kadar yüksek paralar talep
edilirdi ki, kurban pazarlığı gibi sağdıçla hasımları pazarlığa girişirler, en sonunda büyükler araya
girerek hasımları ikna ederdi. Damat kaçırtan sağdıcı asıl utandıran şey ise verdiği paralar olmaz,
senelerce itibarsızlaştırılması olurdu. “O mu, o daha damada sahip çıkamadı, damadı kaçırtan sağdıca
güvenilir de bu iş ona emanet edilir mi”, gibi cümleleri senelerce sırtında bir yük gibi taşırdı.
Yusuf bazı arkadaşlarından haber almıştı, hasımları Zafer’i kaçırınca bulunamayacak bir yere
kilitleyecekler, düğünü iptal ettirinceye kadar da bırakmayacaklardı. Bunu, birçok stresle uğraşan
Zafer’e söylemedi. Bazen sağdıçlar, streslerini yenmek için düğün sürecinde sarhoş olmayacak kadar
içerlerdi. Yusuf kolay sarhoş olmazdı, ama bir yudum bile içmedi. Hatta birkaç yudum dışında su bile
içmedi. Damatlar çoğu zaman sağdıç tuvalete gitmişken kaçırılırdı. Hasımlarının gözü damadın
üzerindeyken damadı eve sağ salim ulaştırana kadar tuvalete bile gitmemeliydi. Baban seni çağıyor
dediler Zafer’in yanından ayrılmadı, bir kızı bile ikna edip yanına gönderdiler hoşlandığını tenhada
konuşmak istediğini söylesin diye, yüz vermedi. Ne denedilerse olmadı, Yusuf’u Zafer’in yanından
ayıramadılar. Gene de hasımlar karalıydı, ellerinde son bir kozları vardı ve onu yapacaklardı.
Düğün Hamamı
Düğün sabahı, topluca hamama gidilirdi. Sünnette, bayram öncelerinde de topluca hamama
gidilirdi ama düğün hamamı bu toplu gidişlerin en gösterişlisiydi. Yusuf için de yeni bir sınav
başlıyordu. Normalde sağdıçla damat aynı kurnadan yıkanır, karşı kurnalar hasımlarla dolu olurdu.
Hasımlar birkaç tas sıcak su, birkaç tas soğuk suyla rakiplerini perişan ederler, sağdıç soğuk gazoz ve
kuruyemişle ikram yapana kadar da devam ederlerdi. Sonrasında da hamam çıkışında, düğün alayına
varmadan önce iğnelerle damadı delik deşik ederler, tabii sağdıç hasımları uzak tutamayıp ilk iğne
damada batınca da, hemen cebindeki desteden bir miktar daha para çıkarır, hasımları uzaklaştırırdı.
Hasımların son planı korkutucuydu. 6 hasım 3 kurnayı alabildiğine sıcak suyla doldurdular. Bir
tas soğuk suyla bile serinlemelerine, gazozla kuruyemişle vazgeçmemeye, damadı düğüne
gidemeyecek kadar yakmaya kararlıydılar. Dumanı eksilmeyen kurnalara daldırılan taslar, bir
yanardağ kraterinden fışkıran lavlar gibi sıcak suları Yusuf’la Zafer’in üstüne boca etmeye başladılar.
Yusuf önce havluyla savuşturmaya çalıştı. Bir süre sonra havlu da tutulamayacak kadar sıcaktı. Gazoz
dedi olmadı, para dedi olmadı. Hasımlarının vazgeçmeyeceğini anladı. Bir an aklı, kan kardeş oldukları
çocukluk anısına gitti. Sadece Zafer’e değildi hınçları, yıllar öncesinin hıncını taşıyorlardı içlerinde. O
gün bir Zafer’e bir Yusuf’a tekme atan çocuklar, sadece Zafer’i değil Yusuf’u da yakmakta kararlıydılar.
Düğün hamamları gürültülü olur. Türküler söylenir bir yanında, çocuk çığlıkları diğer yanında.. Bu
gürültülü hal, diğerlerinin kan kardeşlerin çığlıklarının bir süre duyulmamasına, sıcak suyun sis gibi
buharlaştığı tabaka ise görülmemesine neden oluyordu. Bir sessizlik anında sesleri duyulana kadar
haşlanacaklardı. 6 kişi perdelediler kurnanın önünü gitmelerine izin vermediler. Sıkıştıkları köşede
Yusuf bir kez daha hatırladı dedesini. Kurnayı soğuk suyla doldurdu, Zafer’in önüne kapaklandı, gelen
kaynar sulara siper oldu. Soğuk suyla kendisini serinletmeye çalışınca sırtındaki derinin soyulduğunu
hissetti. Zafer, Yusuf kadar yanmadığından henüz, soğuk su onun için hala iş görürdü. Bu ataklardan
korumaya çalıştığı Zafer’i serinletmeye çalıştı kurnadaki soğuk suyla. Bayıldıktan ne kadar sonra
duyurabilmişti Zafer sesini hamamdakilere bilmiyordu. Zafer ne kadar yanmıştı, o da hastanede
miydi, düğün olacak mıydı?

Düğün
-Hadi ama Recep, bak geldik işte düğüne, anlat işte
-Tamam canım benim, önce bir oturalım
Meydana gelip arabadan indikleri anda, hemen bir görevli karşıladı onları ve meydanın
başköşelerinden birindeki masaya oturttular. Daha Recep sandalyesini bile düzeltememişken önce
belediye başkanı, sonra Zaferle Şerife’nin babaları teker teker Recep’in elini sıkıp teşekkür ettiler, en
sona da biraz mahcup biraz minnet dolu Recep’in okul müdürü geldi ve gene aynı mahcubiyetle
uzaklaştı. Recep konuyu sürüncemede bırakıp da Leyla’nın artık son raddesine gelmiş sabrının öfkeye
dönüşmesini istemediğinden konunun önce kendisine kadar olan kısmını hızlıca anlatıverdi.
-Damadı görüyor musun, diye hızlıca Leyla’ya Zafer’i işaret etti..
-Biraz garip gözüküyor, tekerlekli sandalyede mi oturuyor? bir de ne biçim takım elbise o, hiç mi
ütülememişler
-Ütü mü, ha o damadın değil benim suçum, biliyorsun, ütü yapmayı sevmiyorum
-Nasıl yani
Recep’in göz bebekleri bulutsuz bir gökyüzünde yüzmekteydi, demek ki eğleneceklerdi.
-Okula başladığım gün, öğrencilerden biri kolu alçılı derse geldi. Benim tahtaya çizdiğim çiçeğe en az
benzeyen çiçeği çizene çikolata vereceğim deyince, diğer öğrenciler tüm hayal güçlerini seferber edip
defterlerini boyamaya başladılar. O çocuk ise bu kaosun parçası olamadığı için çok üzgün
gözüküyordu. Alçı sağ elinin dirseğine kadar uzanıyor, önlüğü alçının bittiği yerde birkaç kat
katlanmış, alçıyı tamamen görünür kılıyordu. Çocuk alçıdan utanıyor, saklamaya çalışıyor ama
başaramıyordu. Gel dedim önlüğün kalan kısmıyla alçıyı kapatalım. Zor kullandığı sol eliyle önlüğün
katlanmış yerlerini açarak alçıyı kapatmaya çalıştı, başaramadı. Yok, dedim öyle değil. Aldım boyaları
elime, alçıyı önlüğün var olmayan yanı gibi boyamaya başladım. Farketmemişim, ben boyarken diğer
çocuklar da masalarından kalkıp bizi izlemeye başlamışlar. Son fırça darbesinden sonra, nasıl çocuklar,
oldu mu diye sorunca hep beraber var güçleriyle alkışlamaya başladılar. Biraz önce kolundaki alçıyı
saklamaya çalışan çocuk şimdi gururla kolunu arkadaşlarına doğru uzatıyordu. Tabii çocuklar
gürültülü bir şekilde alkışlayınca nedir bu gürültü diye müdür içeri daldı. Çocukların önünde tartışmak
istemediğim için odasına gittik ona yanlış yaptığını söyleyecektim ki, çocuğun ailesinden izin almadan
nasıl boyarsından, her okuldan neden sürgün yediğini biliyoruma kadar tartışmanın asıl nedenini de
açık edercesine bağırıp durdu.
-Neden söylemedin, ee bu mendebur herif niye geldi elini sıktı biraz önce o zaman.
-O yüzden buradayız ya.. Hamamdan sonra bizim gençleri bizim ilçe hastanesine getirip tüpler dolusu
kremle sıvazlayıp kat kat sargılamışlar. Zafer, Yusuf’un sayesinde, canı yana yana da olsa hareket
edebiliyormuş. Hatta en az yanan yeri kurnanın yanında mermere dayalı mabadı olduğundan yatağa
uzanmaktansa getirdikleri bir tekerlekli sandalyeye oturtmuşlar. Aileler düğünü erteleyip ertelememe
konusunda tereddütlüymüş ya Yusuf “ben bu kadar yandıysam bu düğün olsun diye, bu düğün
olacak” diye tutturmuş. Zafer de arkadaşının fedakarlığının boşa gitmesini ve hasımlarının
kazanmasını istemediğinden tekerlekli sandalyeyle de olsa düğünün yapılmasını istemiş. Peki ama, bu
çal çaput içinde Zafer nasıl bir damat olacaktı. Bizim müdürle belediye başkanı arkadaşmış. Duyunca
hastaneye geldiklerini, yanına uğramış. Durumu anlayınca da, anladın işte sen
-Neyi anladım, hiçbir şey anlamadım

-Dedim ya ütü yapmayı sevmiyorum
-Ne ütüsü Recep ne diyorsun sen.
Leyla’nın öfkesi bıçakla kesilir gibi bölündü bir anda. Uzaktan tekrardan Zafer’e bakmaktaydı. Zafer’in
ütüsüz takım elbisesi yoksa, daha da dikkatli baktı, evet, tam da öyleydi. Gülecekti, gülmedi.
Sarılacaktı Recep’e sarılmadı… Sen dedi, sen,
Devamını getirecekti, getirmedi…

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir