bizim köyün Nasreddin Hoca’sı

image (16)    

                Istrancaların bittiği yerde, aşkında takılı kalmış bakışları ve sarı haleleriyle günebakan tarlaları başlardı. Güneşe öykünmüşlükte, araya serpili kanola tarlalarıyla olan yarışları, yolculara içinde kaybolacakları sarı okyanuslar yaratırlardı. Bir yabancı bir kaç ay sonra görüp de “yandı mı buralar, niçin bu kadar kararmış tarlalar” derse, “yandı be kızanım, em de nasıl, güneşe aşkından yandı episi”  diyecek bir köylüyü mutlaka barındırırdı, koskoca düzlüğe oya gibi muntazam işlenmiş balkan köyleri. Bu köylerden birinde, yol kenarı kahvesinde iki arkadaş ve arabaları, aşılmış virajların yarattığı hararetten arınmaya çalışmaktadırlar. Kırklareli’nin sahil beldesinde, distribütörlük işinden dönmektedirler Semih ve Kemal.

 -Ben bir çok yerde denize giren köpekler gördüm ama, İğneada dışında inekleri hiç görmedim. İlginç bir yerdi.

Semih kafasıyla onayladı Kemal’i.

-Ben daha çok bu köylere şaşırdım. Aynı yolun etrafına dizilmişler biri bitiyor diğeri başlıyor, bisikletin olsa bir günde kaç tane köy dolaşırsın. Bizim orda bir köyden diğerine ulaşırsan kendini şanslı sayarsın.

-Öyle ama bir başka güzel bizim oralar da.

Bizim oralar diye bahsettikleri, İç Anadolu’nun sadece şehirlere değil, komşu köylere dahi ulaşımı çok zor olan dağ köyleriydi. Konuşmaları bir süre sonra köylerinin bu ulaşılmaz oluşlarının yarattığı sonuçlara döndü. Neydi hep içlerinde hissettikleri güzellikler. Ulaşılmaz olmak kendi kendine yetebilmeyi de zorunlu kılmıştı. En kıraç topraklardan aş çıkarmak da vardı içinde, imeceleri de, uyumun hayati olduğu günlerde suç sayılacak eylemlere verilen, kınamadan köyden atmaya kadar uzanan yaptırımları da. Bunlar çok gerilerde kaldı. Bugüne sadece, bu zorlu koşullar içinde yarattıkları kültürleri ulaşmaktaydı.   

-Bir gün, bir arkadaşla oturduk

diye anlatmaya devam etti Kemal.

-Sofra kurulu, mezeler, bir de rakı var tabii. Eh bi zahmet bağlama da olsun değil mi? Ben bir uzun hava söyleyeceğim sesimi temizledim bekliyorum. Arkadaş önce kendi köyünün parçalarını söylemeye başladı

-Eee neyi söyledin?

-Söyleyemedim ki. Sabah üçtü hala arkadaş kendi köyünün parçalarını söylüyordu. ”bak bu da, Mustafa Emmi’nin Hacer Bibi’ye gençliklerinde yaktığı türküydü” deyip başka bir türküye geçiyor, söylüyor, söylüyor, söylüyordu bitmiyordu.

                Güldüler, gizli bir gururla. Bir süre de “bizim oralar” ın türküleri üzerine konuştular. Sonra Semih, Durmuş Dayı’yı anlattı, Kemal de Hasan Ağa’yı. Anlaştılar. “Bizim oralar” ın her köyünde, buradaki günebakanlar gibi Karacaoğlanlar, Aşık Veyseller, kanolyalar gibi de Nasrettin Hoca’lar bulumaktaydı. Sonra, Semih, “ bizim köyün son Nasrettin Hoca’sı Kadir Dayı’dır” deyip, Kadir Dayı’nın hikayesini anlatmaya koyuldu.

-Sona kalan derler ya, Kadir Dayı’nın ki de o hesap. 10 kardeşin sonuncusu. Babası ölünce ona düşen bir avuç toprak. Üç tanesini üst üste koysan doyurmaz ki, o doyursun. Gider reçberlik yapar, birkaç çuval buğday alır. Yeri gelir çobanlık yapar, üç beş litre süt verirler. Ne tereyağı, ne kaymak en acısından Kuruda dönüşür elinde bu süt de, uzun gitsin diye, çok yensin diye. Gün gelir evlenir, neyim var ki bırakayım diye düşünür, üç çocuktan fazlasını yapmaz. Üç çocuktan sonra, kurut da yağsız tuzsuz bir çökeleğe dönüşür. Eşeği de yoktur garibin. Gavur Dağına odun kırmaya gidince, diğer köylüler eşşeği yüklemişler, dönüş yolunda yemektedirler. Bir yanda tereyağı, bal ile kurulu bir sofra, bir yanda taşlaşmış ekmeği çökeleğe bastıran Kadir Dayı. Elleri yukarıda, “Allah’ım, bi onlara bak, bi de bana bak, sen de kul besliyorsun he mi? Hey koca Allah’ım, bu garibe bu yoksulluğu verdin, ben taşıyorum ya, bari bir eşşeğim olsa da, en azından odunları o taşısa” diye yarı dua yarı sitem böyle sözler dökülür ağzından. Gel zaman, git zaman eşşeği olmaz Kadir Dayı’nın ama siyahcana bir keçisi olur. Karakeçi de katılır sürüye, çıkar otlamaya dağlara. Sürü akşamları döndüğünde, elindeki yegane servetini, büyük bir gururla bekler Kadir Dayı, alır kümesden bozma ahırına taşır.

                Bir gün, sürü gene köyün ortasında geçit töreni düzenlerken karakeçiyi göremez Kadir Dayı. “Yaşlandım ya gözler bozuldu herhalde” der, sürünün başına koşar, geçen keçilere teker teker bakar,  gene göremez. O zaman bir panik başlar, eve koşar çocukları toplar, tüm köyü birkaç defa ararlar, bulamazlar. Çobanın evinde bitiverir. Karakeçinin hesabını sorar. Tüm günün yorgunluğu üzerinde çoban, Kadir Dayı’nın telaşına nazire yaparcasına bir sakinlikle, “gençler, Elfene yaptılar herhalde, tam mevsimidir” der kapıyı kapatır.

                Elfene, köy gençlerinin senede bir defa yaptıkları gelenektir. Gençler baharla, yaz arasında, çobana görünmeden sürüye dalarlar. Bir tane keçi kaparlar, pişirir yerler. Bizim Kadir Dayı gene elleri yukarda, yarı sitem Allah’a seslenir. “Hey, koca gözlü Allahım, eşşek istedim, keçi verdin. Akşamın karanlığında, ben bile karakeçiyi göremezken , sen koskoca karanlığın içinde karakeçiyi gençlere gösterdin.”

                Yapacak bir şeyi yoktur. Toplar çocukları. İçinden çıkan Bekri Mustafa, Nasrettin Hoca’ya dönüşür.

“Çocuklar, madem keçi gitti yapacak bir şey yok. Karakeçi benim bir ayda yediğimi bir günde yerdi. Onu yiye yiye bitirememişlerdir. Evleri dolaşın. Kimin bacasından taze pişmiş bir et kokusu geliyorsa kapısını çalın. Babam karakeçiyle vedalaşmak istiyor deyin etten bir parça isteyin. Bari giderayak dişlerimizin kovuğunu doldursun kerata.”

Semih, bitirmişti Kadir Dayı’nın hikayesini. Gülmekle üzülmek arasında kalan iki arkadaş, bindiler arabalarına, düştüler yollarına.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir