Severdi eflatunu. Gözü kesince çiçeklerden eflatun olanı; güneşin, rengiyle boyadığı çiçek tarlalarını aşar da sarp kayalıklara tırmanırdı hasletinden. Gezginliğinde, gedikli meyhanelerden yayılan laterna sesine de aynı aşkla vuruldu. Küf kokulu sokaklarda; küfürlerin, bağrışların, çığlıkların arasında duyduğu laternaların naif sesi, okyanusun çıldırmış dalgalarından, diplerindeki durgunluğa çağıran ege sirenleri gibi sokağa çağırırdı Remzi’yi. Bilseydi Remzi, sirenlerin kayalıklara çarptırdığı gemiler gibi bu akşam yok olacağını, misket şarabıyla buğu tutmuş sokağa, laterna sesini takip ederek girer miydi? Pek az insan tereddütsüz bir evetle yanıtlayabilirdi bu soruyu.
Bir zamanlar tarlasında köylüydü Remzi ve aynısında zamanın, madenlerinde işçi. Tüm Zonguldak ahalisi gibi, maden emininin önüne sıralanır, 6 aylığına köylü hırkasını çıkarır, işçi tulumunu giyerdi. Yıldızsız bir karanlıkta gün sayar, gün gelir ölen arkadaşlarını sayardı Remzi. Günü mü saymak, ölen arkadaşlarını mı saymak daha zordu bilemezdi, ama biliyordu ki arkadaşları da bir gün Kara Ali’yi saymışlardı. Kendisinin sayılacağı günler de yakın mıydı? Babasının çiftçilik günlerinde kazdığı, şimdilerde kurumuş olan kuyunun başında, bir gökyüzüne bir kuyuya bakıp, ayın ve yıldızların aksinin kuyuya düştüğü günleri hatırlıyordu. Rüzgar ve kuyuya damla damla düşen gözyaşlarının çıkardığı şıpırtı dışındaki tek ses, alacağı büyük kararlar öncesinde dümtek atan kalbininkiydi. Bitince gözyaşları, haykırdı kuyuya doğru:
Gözlerim
Tükenmiş bir kuyu
İçi boş ve kupkuru
Yankılanıyor içinde
Dehşetli cevabından kaçan bir soru
Geçmişi
Geçmeye yetseydi süratim
Asılır
Ve hep öyleymiş gibi tozlanır mıydı suratım
O akşam, madende zoraki çalışacağı yeni bir 6 ay başlamadan evvelki son akşam, Hatice Ana’nın, Kara Ali’nin oğlu olmaktan vazgeçmek zorunda kaldı. Geçemediği geçmişini, geçmişte bıraktı. İsimsiz, memleketsiz, devletin diliyle kaçak, kendi dilleriyle gezgin yüzlerce işçiden biri oluverdi. Fransız ve İngiliz demiryollarında çalıştı. Gezgin işçiler en ucuza çalışanlar olduğu için revaçtalardı. İş iş gezer, yoksulluklarını da, şehir şehir peşlerinde gezdirirlerdi. Dönem dönem de limanlara gider, limanlar da hamallık yapardı. Laterna sesinin büyüsünde, çarpacağı kayalıklara doğru ilerlediği İzmir’e de böyle bir hamallık işi için gelmişti.
ÇOCUKLAR
“Babam gelecek, onu bekleyeceğiz.” dedi üç kardeşin büyük olanı. Şimdi toprakta yatan kadın, çocuklar her aç kaldığında, her üşüdüğünde “Babanız gelecek, gelirken ekmek getirecek, kömür getirecek” diye avuttuğundan, büyük olan kardeş, kendilerine yabancı bu kalabalığa, kendini avutmak için mi, kardeşlerini avutmak için mi bilinmez “Babam gelecek” deyivermişti. Tek tük gördükleri kadına ve çocuklara karşı herhangi bir sorumluluk hissetmeyen kalabalık da, aralarında topladığı parayla kadını gömdürmüş olmanın rahatlığı da eklenince, vicdanlarını temizlediklerini hissettiler.
Yeni karılmış toprak soğuktan kayalaşırken, üç beş kişiden ibaret kalabalık, mezarlığı çocuklara bıraktı ve uzaklaşan bir tren gibi verdikleri nefes buhara döne döne ufukta kayboldular. “Üşüdüm” dedi küçüğü, “hem de acıktım, babam ne zaman gelecek.”
Küçüğü babasını hiç görmemişti, ortancası hayal meyal hatırlıyor, büyüğününse ilk aklına gelen annesinin yediği dayaklar oluyor. Küçüğü 4 yaşında, 4 yıldır kayıp babaları. Küçük bilmiyor babasının gelmeyeceğini. Ortanca hissediyor. Büyüğe annesi söyledi: “Bana bir şey olursa, bundan sonra sen olacaksın bu çocukların babaları.”
“Üşüdüm” dedi küçüğü.
“Haydi, soğuk almaz bir kuytuluk biliyorum, bu geceyi atlatırız orda.” Düşünüyor büyük olanı, gedikli meyhaneden yayılan laternanın müziği, belki hafifletir; soğuğun, açlığın en çok da annesizliğin getirdiği acıyı.
KADIN
Köyün en güzel kızıydı Manolya. Ergenliğe yokluk günlerinde girdi. Annesine göre, az umut ede dursunlar, hemen ya savaş çıkar, ya kurak olur, ya çiçek; ama illaki de yokluk o azıcık umutlarını da sele katar götürürdü. “Güvenme güzelliğine, güzelliğin doyurmayacak çocuklarını” diye annesinin ona öğüdünü, o da kızına söyler dururdu. Bir gün Manolya, köy köy dolaşan yaşlıca bir rum tüccarıyla kaçtı köyünden. El ayak kesilip, kendini avutmaya gelen son komşu da gidince, ağlamalarının arasında bir anda durdu, “belki de mutlu olacaktır” diye kendini avuttu. Sonra kızını bir daha göremeyeceğini, gelse bile köyün onu kabul etmeyeceğini anladı ve ilkinden daha da şiddetli bir ağlama kriziyle uğundu durdu.
Manolya tüccarla, tüccarın memleketi Aydın’a yerleşti. Aydında Manolya oldu Maria. Karnı burnunda, önünde türlü yemişler, yerinden kalkmaksızın suyunu şerbetini getiren hizmetçiler, güzel günler. Güzel günler tez bitti. Tüccar öldü, gördüğü tüm güzellikleri sel aldı götürdü. Tüccarın akrabaları biraz para verip Maria’ya, tüm mala mülke el koydular. Gitmezse müslüman olduğunu kadıya söyleyeceklerini, kendini taşlatacaklarını söyleyip korkuttular. Az parayla karnı burnunda ne yapabilirdi. Çocuk doğana kadar müsaade ettirdi. Ne memleketine dönebilirdi ne de burada kalabilirdi. Aldı çocuğunu İzmir’e gitti.
Para daha çocuk emzikteyken bitti. Dilendi Maria, yalvarmak dışında bir iş bilmezdi. O devirde dilenmek, kurumuş bir ağaçtan meyve beklemek gibiydi. Yokluk ve hastalık her evde bir yatağı soğutmakta, her evden bir nefesi azaltmaktaydı. Aç Maria sütsüz kaldı, aç bebe cansız kaldı. Akılsızca dolaştı günlerce, canına kıymaya ramak kaldı. Bir bebeğin susması hayattan koparmıştı, bir başka bebeğin ağlaması bağladı hayata. Sığındığı barakanın arka barakalarından birinde, durmak bilmeyen bir bebek ağlamasının yanına gitti. Kaskatı ellerin arasından bir öksüzü ellerine aldı. Sordu komşulara adı ne diye. “Bir gün yüzüm gülerse, gülsüm koyacağım adını da şimdilik isim vermedim “demiş annesi. Maria öptü yavrucağızı, sardı bağrına ısınsın diye..Gülsüm’üne söz verdi oracıkta “Ben ölmüştüm, sen döndürdün hayata, herşeyi yaparım bundan sonra, herşeyi, ama herşeyi senin için…”
GEDİKLİ MEYHANE SOKAĞI
İki ucunda iki meyhane olan, şehre çöken sisin bile bastıramayacağı şekilde her metrekaresinde sefalet kokan, cadde kenarı bir sokağıdır burası. Sokakta, kökleriyle sökülmüş bir diş gibi duran kuytuluğa sığınan üç çocuk, birbirine sarılıp ısınmaya çalışmaktadırlar. Çocuklarla aynı sefaletin izlerini bir madalya gibi elbisesinin yırtıklarında taşıyan Remzi, ege sirenlerinin çağrısına kayıtsız kalmayıp laternanın sesini takip ederek sokağa gelmiştir. Getirdiği atıştırmalıkları sokağın diğer başındaki meyhanede satan Maria ise, öteki meyhaneye gitmek için sokağa henüz adım atmıştır.
Remzi, uzak diyarlara gidip de dönemeyen bir gemiciyi anlatan şarkıyı, neşeli olduğu zamanlardaki temposunda hızlı hızlı mırıldanarak sokakta yol almaktaydı. Birkaç adım daha atınca çocukları farketti. Tüm neşesi kendi sefaletini yansıtan çocukları görür görmez kayboldu. Önce söylediği şarkının ritmi yavaşladı sonra kaldığı kuytuya kendisini biran önce götürmeye uğraşan adımları. Artık kulağına gelen durma noktasındaki şarkı değil çocukların kendi aralarında ki konuşmalarıydı.”Ben de 2 gündür bir şey yemedim sızlanıyor muyum senin gibi.” diye payladı ortancası küçüğü. “Midem yanıyor birşey yemem lazım”diye sızlanmaya devam etti küçüğü. O mideye birşey girmedikçe bu konuşmanın böyle gideceği belliydi. .Büyük olanın gözü sokak lambasının hizasından birkaç ayak yukarıda çatıda tünemiş martıya takıldı. .Aynı anda üçüne de yabancı bir sevinç nidasıyla konuşmaya daldı.”Az bekle, et yiyeceğiz birazdan.” Sıska kollarının ancak taşıyacağı bir taş kaptı yerden. Bir yandan sis bir yandan akşam karanlığından flulaşmış çatıda, sokak lambasının izin verdiği ölçüde görebildiği kadarıyla martıya nişan aldı. Remzi bütün bu olanları izlerken cebindeki bozuklukları yoklamaktaydı, ne kadarını çocuklara versem iki günü daha geçirebilirim hesabı yapmaktaydı. O sırada çocuğun ne yapmak istediğini anladı ama müdahale etmekte geç kaldı. .Çocuk kaptığı taşı kalan gücüyle çatıya doğru fırlatmış, taş daha çatıya ulaşmadan sokak lambasına çarpmış, sokak lambası tüm sokakta yankılan bir sesle parçalanarak tuzla buz olmuştu.
Çocuklar ve Remzi üzerlerindeki şaşkınlığı atamadan yakın olan meyhaneden izbandut gibi 5 tane adam sokağa fırladı. Meyhaneden ilk çıkan küfür ede ede çocuklara doğru koşmaya başlamıştı bile. “Şimdi yandınız, kemiklerinizi kırıp köpeklere vereceğim veletler”. Naralar yaklaştıkça çocuklar korkudan kaskatı kesilmiş, bütün sinirleri donmuş, ölümü bekler bir haldeydiler. Remzi bir yandan zamanında durduramadığı için hayıflanmakta, bir yandan da çocukken yediği dayakları hatırlayıp çocuklar gibi çocuklar adına korkmaktaydı. Biraz daha param olsaydı şu lambanın parasını 3, 5 fazlasıyla verseydim diye düşündü ya nafile, kuru ekmek parası dışında cebinde koca bir boşluk vardı.
İzbandut artık çocuklara temas mesafesine kadar yaklaşınca bizimkisi hem çocukları, hem meyhaneden salya küfür sokağa taşanları, hem de kendini şaşırtacak şekilde araya girdi.”Dursana çam yarması, ben kırdım lambayı.” Tüm sokak sessizleşti. Hepsi önce bu gezgin adamı süzdüler. Çocuklardan nefret ediyorlardı ya bu adam gibilere duydukları nefret karşısında hiçbirşeydi bu çocuklara olan nefretleri. Bunlar şehir şehir dolaşır daha az paraya çalışır, meyhaneden çıkan adamların da aldığı parayı düşürürlerdi. O kadar öfkelilerdiler ki bu gezgin işçilere, lambayı ister kırmış olsun ister olmasın hınçlarını şimdi bu adamdan alacaklardı. İlk tekmeyle yere düştü bizimkisi. Adamlar bir yandan tekmeliyorlar bir yandan niye kırdığını soruyorlardı. Aslında cevabı kimse umursamıyordu. Tüm hınçlarını bu adamdan alacaklardı. Remzi, bu durumla birkaç şehirde daha karşılaşmıştı. O yüzden biliyordu ki bu dayak bayılana kadar devam edecekti. Eğer ben kırmadım dersem diye düşündü, hem beni dövmeye devam ederler hem de benden sonra çocuklara da musallat olurlar. Artık tekmelerin geldiği yerde elbisede yeni yırtıklar oluşmakta, bu yenilerin bulunduğu yerden kan sızmaktaydı.
Biran şöyle bir fikir geçti aklından. Ben bu adamları biraz daha kızdırırsam, bayılmam çabuk olur, kurtulurum bu zamana yayılmış acıdan.”Bura çok aydınlıktı, yıldızları göremiyordum, o yüzden kırdım lambayı.” Tekmeler şiddetini artırmıştı. Bir yandan küfürler, bir yandan tekmeler, o ilk korkularından hala sıyrılamamış çocuklar, ve tenhada olanı biteni gözyaşlarıyla izleyen bir kadın. Maria sokağın başından bu ikinci meyhaneye doğru gelirken lambayı çocukların kırdığını görmüştü. Ama herşey o kadar çabuk olmuştu ki, yaklaşana kadar çoktan dayak faslı başlamıştı. En son, bebeği açlıktan ölünce ağlamıştı. Ölü bir kadının hatırası Gülsüm’ü, yaşamayan abisi gibi ölmesin diye 2 yıldır meyhane meyhane dolaşmaktaydı. 2 yıldır kendini insan olarak görmüyordu, aşağılanmalar, sigara yanıkları dövülmeler, tecavüzler tek damla gözyaşı dökmemişti. Şimdi kaybettiği insanlığını yeniden bulmuş gibi ağlamaktaydı. Önce çocuklar kırdı demek istedi. Dayak o kadar şiddetliydi ki çocuklara kıyamadı. Yerde tekmelerin arasından adam da ben kırdım deyince anladı adamın da kendi gibi çocuklara kıyamadığını. Hem açlıktan ölen bebeği, hem yerde dayak yiyen adam hem de korkudan donakalmış çocuklar içindi bu akıttığı gözyaşları.
Kükredi izbandutların en iri yarısı. “Demek bu siste yıldızları görecekmiş, demek lambayı o yüzden kırmış, ha ben de senin kemiklerini kırmam mı?” demesiyle tekmeyi attığı yerden bir çıtırdı sesi geldi. Remzi o kadar dayak yemişti ki, vücudu uyuşmuş, bacağının kırıldığını bile anlamamıştı. Ağzından önce bir parça kan sızdı, kanın ardından boğuk bir cümle “Sizin gibi sefil insanların olduğu sokağa gölgem düşüp de kirlenmesin diye kırdım lambayı.” Sadece Maria anladı Remzi’nin ne dediğini. Kendi bağrışlarından başka bir şeyi duymayan adamlar ne dediğini anlamadılar, sadece sefilsiniz kısmını duydular ve bu gayet yeterliydi öfkelerinin doruklarına çıkmalarına. Artık yerde pelteleşmiş bir kütle yatmaktaydı. Adamlar çekilip meyhanelerine döndüler. Çocuklar, bir ateş nöbetinin sabahında kaybettikleri annelerini görmüş gibi kadına yapıştılar. Kadın güç bela nefes alan adama doğru yaklaştı. “Neden , neden doğruyu söylemedin.” Remzi doğrulmak istedi, kırık kolları izin vermedi. Bir kaç defa kan öksürdü. Kalan tüm nefesini tek bir cümlede toplamaya çalıştı. “Eğer benim yerime çocukları dövselerdi, gökyüzündeki yıldızlarda kırılırdı lamba gibi. Çocuklar aç, çocuklar aç cebimde…”
Ertesi gün Maria cebindeki tüm parayla çocuğunun mezarının yanına bir mezar kazdırdı, Remzi’yi gözyaşıyla gömdürdü. Remzi gömülürken dünkü çocuklardan ikisi de kadınla beraber göz yaşı dökmekteydi. Çocuklardan büyük olanı, taş atıp da lambayı kırmış olanı, Maria’nın ezberletmiş olduğu bir şiiri bir tahtaya yazdırmaya gitmişti. Maria, Remzi’nin cebinden aldığı parayı bu mezar işinde kullanmamış, büyük çocuğa ölen adamın vasiyeti üzerine ekmek alması için vermişti. Şimdi Remzi gömülmüşken bu büyük çocuk şiir yazılı tahta ve aldığı ekmeklerle koşarak mezarın başına geldi.Küçük olan tüm açlığına rağmen abisinin elindeki ekmeğe değil tahtaya uzandı. Mezarda yatanı incitmemek için yavaşça tahtayı mezarın başına yerleştirmeye başladı. O sırada Maria, Remzi’yi anmak için uzak diyarlara giden bir gemiciyi anlatan şarkıyı ağır ağır söylemekteydi. Zamanla Maria’nın mezara yazdığı şiir, gezginler arasında eklene çıkarıla bir şarkıya dönüştü. Adı da uzak diyarlara giden gezgin işçinin şarkısı oldu.
Gezgin İşçi’nin şarkısı
Ben mi
Ben buradan sadece geçmekteyim
Işıksız bir yeryüzünden
Yıldızlara bir kere bakamadan
Geçmeyeyim diye buralardan
Elime taş alıp sokak lambalarını kırmaktayım
Evet haklısın
Ben kocaman bir yalancıyım
Buradaki sefalet dolu sokaklara
Gölgemin düşmesinden korkmaktayım
Gölgeme bakınca kendimi görürüm
Sokak lambalarını o yüzden kırmaktayım
Evet gene yalan söyledim
Şu korkmuş çocuklar kırdı deseydim
Şimdi benim yerime onlar yeseydi bu dayağı
Gökyüzünde yıldızlar da kırılırdı bu lambalar gibi
Dünyaya karanlık çökerdi
O yüzden siz de şahit olun ki
Sokak lambalarını ben kırmaktayım
“Eline bir taş aldı,en yakındaki sokak lambasına fırlattı”