kırık kapı

image (15)Kollarda kırıklar, bacaklarda, göğüs kafesinde birkaç çatlak… Bir bebeği kundaklarcasına alçıdan korsesiyle, sedyede heykel gibi taşındı hastanenin tecrit odasına Burak. Şimdi yatağında, heykellere özgü bir vakurlukla uzanıyordu. Kolu kırık bir Apollo Heykelinin yüzünde nasıl bir gram acı okunmaz, Burak da, tüm bu kırık dökük halinde, ifadesiz bir şekilde uyuyordu. Soğuk bir kış ikindisinde, karabulutların arasından sızan bir tutam gün ışığına denk düşen yolcuda görülecek bir tebessüm, bu ifadesiz surata, bir göz kırpma süresinde dahi olsa, şimdi kapıda beklemekte olan iki polisten kıdemli olanını sinir edecek şekilde oturuyordu.

-Adama bak, bırak gece gece bizi uğraştırmasını, annesi görse tanıyamaz hale gelmiş, hala gülüyor. Kesin rüyasında bizi ne hale düşürdüğünü görüyor ona gülüyordur P…

Genç polise bakan biri ise, Burak’a bakarken gözlerinde, kızgınlıktan çok bir kıskançlığı görebilirdi. İki günde beş saat uyumuştu, karşısında mumyalaşmış bir adamı değil, mışıl mışıl uyuyan bir adamı algılıyordu gözleri. Uykusuzluk umursamazlık halinde yansıyordu sözlerine. Amirin ise böyle bir lüksü yoktu, savcıdan gelen her soruyu cevaplarken, kelimelerine cümlelerine fraklar giydirmesi gerektiğini biliyordu. İki polis arasındaki bu uyumsuzluk, amirin memura cevaplarındaki sertliği bir nebze açıklayabilirdi.

-Ne yapalım amirim, kelepçe takalım mı?

-Tak Ferit, ama sadece bu adama değil, şu iki hastabakıcıya da tak. Sorma bana öyle saçma sapan sorular, savcı sıkıştırıyor zaten.

-Niye amirim, aldık getirdik adamı, bizlik ne var ki?

-Nöbetçi savcı karar verememiş, sulh cezaya mı, sevk edeyim, ağır cezaya mı? Terör mü, adli mi? Bana sorup duruyor, konuştu mu? Bir şey dedi mi? Sabah ben gelene kadar bir şey öğrenin diyor, başka da bir şey demiyor.

-Altı üstü bir kapı değil mi, amirim?

-Kapı ama, Tarlık tarikatının kapısı. Aman sana niye dert anlatıyorsam. Avukatı gelince bana haber ver, aşağıda kantindeyim.

-Tamam, amirim.

…………….

Genç polis, Burak’ı bir beş dakikadır uyandırmaya çalışıyordu. Seslendi olmadı, bağırdı olmadı. Bir süre de elleriyle sarsarak uyandırmak istedi ama, bu alçı yığınından doğru düzgün bir yer de bulamadı. Beyin kanaması şüphesi de olduğundan kafasına dokunamıyordu. Tüm bunlar olurken, yüzü düştü heykelin. Dışarıdaki tüm bu etki, uyanmamak üzere koşullanmış bilinci tarafından rüyasına dahil ediliyordu. Yüzünün ekşidiği o anda, o günün sabahını rüyasında bir kez daha, bir kez daha yaşıyordu. Polis Onu uyandırmak için bağırdığında, bir grup şalvarlı sarıklı adam ona doğru bağırarak koşuyordu. Polis alçıdan korseyi, umutsuz bir şekilde, uyandırmak için itelerken, aynı kalabalık kafasını koruyan kollarına, bacaklarına göğsüne tekmeler atıyordu.

-Avukat Hanım görüyorsunuz uyandıramıyoruz, doktor ilacın etkisinin geçtiğini, uyandırabileceğimizi söyledi ama görüyorsunuz durum bu, yarım saatiniz var, acele edin.

Avukatın hiç de öyle zamanla derdi yok gibiydi. Çantasından ince bir allık fırçası çıkardı, Burak’ın kulaklarında gezdirmeye başladı. Burak burnunu kıvırıyor, gözlerini sıkıyor ama bir deli gömleği içinde hapsolmuş kollarını kulağına götüremiyordu. Avukat daha sonra, fırçayı burnunda gezdirmeye başladı. Burak’ın bir hapşırıkla bütün vücudu sarsıldı. Hiçbir uyku bu kadar yükü taşıyamazdı, uyandı.

-Merhaba Burak Bey beni duyabiliyor musunuz?

Sıradan bir anda, tuz ister misin sorusuna verilmiş bir evetle aynı rahatlıkla bir evet çıktı ağzından. Belki hala uyuduğunu düşünüyordu, belki de biraz önce vücudunu sarmış uyaranların yok oluşuydu bu rahatlığın kaynağı.  Avukat gayet de yeterli buldu bu sesi, polislere yalnız bırakılmaları için işarette bulundu. Polisler dışarı çıkmışlardı ama amirin kulağı içeride konuşulanları biraz olsun duyabilmek için kapıdaydı.

-Burak Bey benim adım Elif, baro tarafından adınıza tutulmuş bir avukatım, beni avukatınız olarak kabul edebilirsiniz ya da reddedebilirsiniz.

Biraz yaslayabilseydi sırtını yatağa, bir eli serbest olsaydı, bir parmak bile yeterdi. Şu an istediği tek şey kullanabileceği bir parmaktı. Geri kalan her şey önemsizleşmişti.

-Benim için farketmez Elif Hanım, yalnız benim avukatım olacaksanız bir ricam olacak sizden.

-Tabii, buyurun dinliyorum.

-Gözlerimi açtığımdan beri, kulağım da, burnum da çok fena kaşınıyor, bir kalemle falan kaşıma şansınız olur mu acaba?

Polis amiri kulağını kaldırdı kapıdan, adamın her yeri kırık içinde derdine bak diye düşündü, ağzını kapattı gülmemek için. Avukat mahcup, bu kaşıntının sebebinin kendisinin olduğunu bilmeyen müvekkilinin çaresizliğini hissetti, gözüne bakmadan bir tabiiyle karşıladı bu isteği. Burak ise hiç den mutluluk çıkarma peşinde, her yerim alçıyla kaplı olduğuna göre eksik bir parçam yok diye avunuyor.

-Bir tarikatın camisine saldırdığınız iddia ediliyor. Malum size saldıranlar da dahil bir çok kişi şahit olmuş olaya. Tarikatla bir husumetiniz mi vardı?

Şaşırmak Burak’ın en doğal hakkıydı.

-Tarikat mı? Benim bahsettiğiniz tarikatla bir alıp veremediğim yok, hatta o camide bir tarikatın olduğundan da haberim yok. En azından beş sene önce öyleydi.

-Tamam öyle kabul edelim, camiiye niçin saldırdınız.

-Ben camiiye falan da saldırmadım, benim alıp veremediğim bir kapıydı. Bir tuvalet kapısı, hatta kapının maliyetini hesapladım, bir mektup yazdım niçin kırdığıma dair, parayı da içine koydum.

-Zarf nerde, polis bana bahsetmedi böyle bir mektuptan.

-Caminin bağış kutusuna koydum. Normalde çok tenhadır orası, bir dakika da kırıp çıkacaktım ama ne oldu anlamadım, birden bir bağrış koptu, sonra tekmeler yumruklar, sonrası malumunuz, sorsalardı ya da bırakın sormayı, tekme atarken de olsa dinleselerdi hak verirlerdi bana. Ama bayılmışım ve buradayım işte.

Polis amiri tekrardan kulaklarını kaldırdı kapıdan. Genç polisi mektubu bulması için camiiye gönderdi. Kulağını merakını celbeden hikayeden bir satır bile kaçırmamak için tekrardan kapıya yasladı.

-Peki Burak Bey, Tarikat ve Camii ile ilgili bir alıp veremediğiniz olmadığını, sadece kapıyı kırmak istediğinizi söylüyorsunuz. Ve üstelik doğru anladıysam, kırdığınız kapının parasını da vermek istemişsiniz.  Gene de bu ağır bir suç olarak değerlendirilebilir. Kapıyı kırmakta ikna edici bir gerekçeniz var mıdır?

-Avukat Hanım, ben gerekçemi anlatayım, siz de ikna edici olup olmadığına karar verin.

Burak hikayesini anlatırken, genç polis de camide sandığa atılmış mektubu ve içindeki parayı onayladı. Bunun üzerine polis amiri fraklı kelimeleriyle ışıl ışıl bir cümle kurup savcıyı aradı, olayın siyasi ve dini bir yönü olmadığını, tamamen adli olduğunu düşündüklerini beyan etti.

-Avukat Hanım yürüyerek şu duvarın içinden geçemezsiniz değil mi? Öyle görünmez duvarlar vardır hayatımızda. Kimi için bir hayır diyememektir bu duvar, kimi için de her şeye evet demek. Kimi için güvensizlik içinde inşa edilen insan ilişkileri, kimi için de güvensizlikten kaynaklı kendi alabildiğine yalnızlaştırması. Kimi için ne yapması gerektiğini bilememesidir o duvar, kimi için de bildiği halde onu yapamamasıdır. İşte benim için de o duvar hep bu ikincilerdi. O duvar, beş sene önce kırılması gerektiğini bildiğim kapıydı. Kıramadım.

-Burak Bey, dediklerinize ben kafa yorabilirim, hatta bundan büyük keyif de alabilirim, ama çok sade ve somut olarak anlatmazsanız, bu dedikleriniz felsefi olarak doğru da olsa size bir faydası olmaz. Lütfen basit anlaşılır somut bir şekilde kapıyı neden kırdınız onu anlatınız.

-Tamam Avukat Hanım öyle yapayım o zaman. Üniversite son sınıftayken, bir ay kadar bu camide çalıştım. İzolasyon işiydi. Su geçirmez bir kaplamayla caminin kubbelerini kaplayacaktık. Akşama kadar çalışıyor, akşam olunca da, camiye bağlı dükkanlardan oluşan bir pasajın içinde kalıyorduk. Pasajdaki bir dükkan yatakhaneye çevrilmişti. İşte bu kapının olduğu tuvalet, o pasajdaydı. Avukat Hanım sizden bir ricam olabilir mi?

-Tabii buyrun.

-Size zahmet şu su bardağını ağzıma yaklaştırabilir misiniz? Bir de kulağım gene kaşınıyor galiba.

                Gülüştüler. Aslında Avukat Elif, buraya gelirken müvekkili ile ilgili kafasında bazı varsayımlar oluşturmuştu. Camiye saldıran bir meczup, gündemi değiştirmek isteyen bir provakatör, bir iç hesaplaşma hatta öfkeli bir sarhoş da olabilirdi müvekkili, ama şimdi karşısındaki karakter, dava da değil günlük hayatında da karşısına çıkmış olsa kesinlikle ihtimal dışı ve çok merak uyandırıcı olurdu. Kendini, hastasını anlamaya çalışan psikiyatrist olarak mı, hayatı anlama, farklı noktalardan bakma noktasında ders alan bir öğrenci mi olarak mı tanımlayacağına dair bir belirsizlik içinde hissetti. Bu anlatının devamında inanıyordu ki bu belirsizlik çözülecekti.

-Pazar da dahil izinsiz çalışıyorduk. Üç hafta sonra nihayet ertesi gün izin kullanabilecektim. İzin demek bir Ankara’lının denizi doya doya görmesi demekti, gece yarısı heyecandan uyandım. Tuvalete gittim. Tuvaletin yola bakan ufak bir penceresi vardı. Hava akımı yaptı kapı sert bir şekilde kapandı üzerime. Rüzgar yerine ben kapatacak olsaydım kapıyı, içeride kulpun olması gereken yerde kocaman bir boşluğu görebilirdim, ama maalesef her şey çok hızlı oldu. Kapıyı ittim açılmadı. Daracık bir yerde işime yarayan bir şey arayıp durdum. Kulp niyetine bir şey sokabilsem kapı açılacak ya bulamadım ki. Duvarda tel gibi bir şey vardı, eğildi yamuldu işe yaramadı. Pantolon üzerimde olsa cebimden muhakkak işe yarayan bir şey çıkabilirdi, malum hava sıcaktı ve gece vakti don atletten başka bir şey yoktu üzerimde.

-Eee koğuş diyordunuz, başkaları da vardı çalışan. Vurmadın mı kapıya, bağırmadın mı?

-Pasaj U şeklinde ve tuvalet pasajın en izbe yerinde, bağırdım tabii, bayağı gürültü yaptım, ama sesimi duyuramadım. O yüzden şaşırdım ya daha kapıyı kıramadan herkesin beni farketmesine. Neyse, pencereye bakıyorum çıkabilir miyim diye. O zaman bir 10 kilo daha zayıfım tabi. Hadi çıktım, don atlet kalacağım sokakta, pasajın dış kapısında bekleyeceğim. Gene de göze aldım, bir çorbacı falan bulurum, anlatırım durumu yardımcı olur diye düşündüm.

-Çıkabildin mi?

-Ne mümkün, tırmanamadım ki çıkayım. Sonra çıkamayacağıma kanaat getirdim. Belki bilmezsiniz, pasaj tuvaletleri pek temiz olmaz. Yoruldum bir süre sonra. Yere göre daha temiz duran duvara sırtımı yasladım, düşünüyorum. Aklımda tek bir soru var. Kapıyı kırabilir miyim? Kapıya gürültü yapmak için vurduğumda o kadar esnemişti ki, neredeyse kırılacak gibi olmuştu. Güç olarak kırabilirim, peki gerçekten kırabilir miyim? Üç haftadır çalışıyordum. Alacağım parayı hesapladım, kapının maliyetini tahmin ettim, hemen hemen denk düşüyordu. Şimdi masabaşı bir işte çalışıyorum. Üç hafta bir çırpıda geçiyor bazen. Ama orada öyle değildi. Bazen bir gün, bazen bir saat bile geçmiyordu. Güneşin altında kocaman sanayii tüpleri, kauçuk keçeleri tabanı eriyene kadar ısıtıyor, betona yapıştırıyorsun. Kaç derece tahmin etmek zor. Ama üç beş adım geriye çekilince, bir de bir gölgelik bulabildiysen, bir anda mevsim değişiyor. Yerden kırk metre yüksekliktesin, rüzgar o yükseklikte çok daha serin esiyor. Bu da değil sadece, çok dar mesafelerde yerden kırk metre yükseklikte çalışmak, ölümle dans etmek gibi.

-Burak Bey biraz daha konuya odaklansak, fazla zamanımız yok, bir de daha anlaşılabilir bir gerekçe lazım bize.

-Tamam Avukat Hanım. Düşünün üç haftalık çalışma, defalarca ölümden dönmek demek aynı zamanda, onu anlatmak istedim. Pişik olana kadar terlemek demek. Ve karşımda kıramadığım bir kapı. Kapıyı kırdığım anda bu kadar cefanın boşa gitmesi demek. Ama kıramamak kapıyı da, kendime olan saygımı kaybetmek demek. Dedim ya, kapı benim için görünmez bir duvara dönüşmüştü. Ne yapmam gerektiğini bildiğim ama yapamadığım bir çaresizlik anı.

-Anladığım kadarıyla kapıyı da kırmamışsınız, nasıl çıktınız oradan.

-Orası ironik işte. Bir yarım saat daha geçip de iyice yorulunca, pis mis demedim yere oturdum. O sırada kapının altıyla eşik arasındaki boşlukta bir odun parçası gözüme ilişti. Bir çırpıda açıverdim. Direndiğim mücadele ettiğim zaman değil de, vaz geçip yere çöktüğüm zaman sonuca ulaşmak. Bu ironi beni mutlu etmedi, tam tersine öfkelendirdi. Biri, bir şey benle dalga geçiyor gibiydi.

-Ne güzel çıkmışsınız işte.

-Öyle değil Elif Hanım. Kapıdan çıkmam ne kadar gerçekse, kapıyı kıramamış olmam da, kendime olan saygımı yitirmiş olma hissi de o kadar gerçekti. Yemin ettim, Burak dedim, üç yıl sonra beş yıl sonra artık ne zaman olursa kendine olan saygını kazanmak istiyorsan eğer, bir gün geleceksin buraya, kıracaksın bu kapıyı. Ben kapıyı tam kıramadım ama, arkadaşlar benim kemikleri iyi kırdılar galiba. Baksanıza burnumu bile kaşıyamıyorum.

Çok daha içten gülümsediler bu sefer. Elif Burak’ın burnunu kalemle kaşırken, üç insan üç ayrı duyguyu dillendiriyordu içinde. Polis amiri “ne  aptalmış bu adam, ben savcının yerinde olsam cezai ehliyeti var mı sorgulatırım” diye düşünürken, Elif, gördüğü en aklı başında, hatta kendisi için tehlikeli olacak kadar aklı başında bir adamla karşı karşıya olduğunu düşünüyordu. Burak, burnunun her kaşınışında, şefkatın sıcaklığıyla sarsılıyordu. Acaba diye düşündü Elif’in hayatında biri var mıydı?

 

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir